Ancak kötülüğe dalmış bir toplum, muayyen bir noktaya ulaştığı zaman, güçlü bir el onu güç ve kudretinden alaşağı eder ve aşağılık çukurlarına yuvarlar. Bu gerçeği kavrayan her insanın, bu hayattan sonra, yaptıkları amellere göre ferd, toplum ve bütünüyle insanlığın mükâfatlandırılacağı veya cezalandırılacağı yeni bir dünyanın kuruluşunu, aynı kanunun zorunlu kıldığı hususunda hiçbir şüphesi kalmaz. Çünkü kötü bir milletin sadece ortadan kaldırılıp imha edilmesiyle adâletin icabları yerine getirilmiş sayılmaz; zira bu, mazlum insanların yakınmalarını ve zâlimlerdeki haklarını hiçbir sûrette karşılamaz; gününü gün edip hayatlarını yaşamış ve fakat söz konusu azâb gelmeden önce bu dünyayı terk etmiş olanları böyle bir yok oluş cezalandırmış olamaz; sonra, ahlâksızlık ve sapıklık gibi kötü mirası, kendilerinden sonra gelen nesillere bırakan kötü insanları da muâheze etmez.
Kötülüklere dalmış bir milletin başına gelmiş bu azâb, en son neslin sadece daha fazla tiranlık yapmasına engel olur. Yaptığı her şerden dolayı kötü insanı cezalandırmak, her mazlum insanın uğramış olduğu zararları tazmin etmek (veya ettirmek), azgın şer saldırılarına Hakk'la karşı koyan ve bu yolla hayatı boyunca kötü şeyleri ıslâh etmeyi ve karşılaştığı zulümleri bertaraf etmeyi başaran kimseleri mükâfatlandırmak üzere mahkeme henüz çalışmaya başlamamıştır. Günün birinde tüm bunların yapılması gereklidir. Çünkü dünyadaki cezalandırma kanununun sürekli işleyişi, kâinâtı idare eden kudretin yapısı ve metodunu açıkça gösteriyor. Bu kudret sahibi, insan fiillerini ahlâkî ölçülerle değerlendiriyor ve buna göre ya cezalandırıyor veya mükâfatlandırıyor.