Kaybolmak ansızın başımıza gelen felaketlerden değil;bir zaman dilimine yayılarak,yavaş yavaş,insana sezdirmeden gerçekleşiyor. Ancak son evrede kendini belli eden sinsi hastalıklar gibi iş işten geçtiği vakit anlıyorsun ruhuna musallat olan anlamsız musibeti. Bir şeylerden şüphelendiğin ilk anlarda etrafına bakındığında gördüklerinin bir yerlerden tanıdık gelmesi,gerçekliğin farkına varma süresini uzatmaktan,kaçınılmaz sonu ertelemekten başka bir işe yaramıyor.
Mutsuzlukla hastalığı birbirinden ayırt edebilmek kolay olmuyor. Mutsuz insanların alemati farikası hiç geçmeyen yorgunluktur. Sanki hep hastaymış gibi.
Kendi içinde kaybolmuşsan,hayatının eskisi gibi bir olma ihtimali giderek azalıyor ve o saatten sonra nereye gideceğinin,ne yapacağının,nasıl yapacağının bir anlamı kalmıyor.
Zaman geçince bazı yaşanmışlıkların unutulduğunu sanıyoruz,öyle olmuyor;vücudumuzda saklanan belalı,sinsi bir virüs gibi zayıf anlarımızı kolluyorlar,fırsatını bulunca her şeyin acısını çıkarmak istercesine merhametsizce saldırıyorlar. Hiçbir şeyin geçtiği yok;geçen sadece son ödeme günleri,banka sıraları,ilaçların son kullanım tarihleri,yiyecek içeceklerin marketlerdeki raf ömürleri ve öyle şeyler. Aslında sadece ömrümüz.