Sıvas eskiden bir şehirdi, şimdi giderek "kent"leşiyor. Siz de farkında mısınız, kent lâfının tarihsizliği ve mûsikiden mahrum oluşu, bana, mazisi otuz-kırk seneyi geçmeyen nevzuhur yerleşim yerlerini hatırlatıyor. Mesela Eskişehir, nereden bakarsanız bakınız bir kenttir; ama Kütahya şehirdir. Sıvas da öyle, yakın zamanlara kadar "şehir" kelimesinin kucakladığı bütün sıcaklığı ihata eden insanî ilişkilere açık, tabiî boyutlarını kaybetmemiş sevimli bir şehirdi. Artık gözle görülür şekilde "kent" oluyor. Kent! Tarihsiz, sevimsiz çok modernist bir kelime! Şehir biraz da tarihtir.
Bir şehrin yerlisi olmak, artık itibarı kalmayan bir metadır. Şöyle veya böyle artık bir şehrin yerlileri, "vay canına biz meğerse neymişiz" diye hayretten dudak uçuklatan sosyolojik etütlerinin çok bilmiş ve munkabız "kuramsal çerçevesi" içine düşmüş arkaik bir fosil gibi görünüyorlar. Gelişmelerin yürek yağlarını eriten bu değişim, neden bilmem, zihnime ince sızılarla dağılan bir yürek burkuntusu veriyor.
Başta belediyeciler olmak üzere cehennemin iyi niyetli -yağlı kütükleri- şehir plancıları, protest "mütayit"ler ve artık hiç bir yerin yerlisi olmayan şehir sakinleri, sinekten yağ çıkarmakta ihtisas kesbetmiş mahir mühendisler, yeteneksiz, çaresiz ve birikimsiz mimarlar, en ufağından en irisine "kasaba" ruhunu portföylerinin karanlık bir yerinde ihtiyatla gizleyen politikacılar şehrin katilleridir.
Âşık olmak kolaydır. Oysa gerçek sevgi, yaşam boyu sürdürülen ve birbirini giderek daha iyi anlamayı, yaşam sorunlarını giderek artan bir biçimde paylaşmayı ve birlikte çözümler aramayı içeren bir olgudur.