Geçmişe bir şiir. /:
İçimdeki Çocukluğa Gömüldün Aşk dediğin nedir ki? Bir ince ip, bir de sen. İp beni boğar da, Gelip bir kessen. Nasıl gülebilirim, Ruhum yavaş yavaş ölürken? Nasıl bu kadar uzak olabilirim, Seni deli gibi severken? Neyse, çay demledim. Bilirsin, alkol beni bozar. Kalbimin titremesini dinlediğinden beri Başladı bende unutkanlıklar. Seni severken geceye çöktü Senli düşünceler, umutlar. "Ben seni seviyorum" diyemedim hiçbir zaman, Bu yüzden sevdam var diye dolaşamadım. Sensiz kaldı sokaklar, Sessiz kaldı adımlar. Anlat deme; ben seni Rabbime anlattım. Gözyaşımı secdeye damlattım. İyi hoş, güzel sevdim seni ben. Seni severken bile
Şiir
Allah(c.c.)
Göklerin ve yerin tek sahibi O, Ezelden ebede hükmü sürendir. Her zerrede tecelli eden nuru, Kâinatı yoktan varlık verendir. Kudreti kuşatır bütün âlemi, O'nun ilmi ile döner zamanlar. Dilsizlerin bile şahittir demi, Yüceliği ile dolar imanlar...✍🏻 ©EMİRHAN ARSLAN
Şiir
Reklam
Bayburtlu Konstantin Abiniz Olarak...
Bu hafta yine memlekette iki şeyi umutla bekledik: Birinin gelişini, bir diğerinin ise nihayet siktir olup gidişini... Yani üstümüze çöken o organize kasvetin, derdin, kederin bu topraklardan sökülüp atılmasını. Ah be canım memleketim; gidiyorsun, geliyorsun ama bıraktığın yerde tiyatro hep aynı, dekor hiç değişmiyor. Bir huzur, bir mutluluk sinyali yakalayalım diyoruz, tam o esnada sahneye bir başka arsızlık, bir başka sömürü dalgası fırlıyor. "Bir saniye Bahadır Beyciğim, siz şu vedayı bir neticelendirin, benim içeride kısa bir pisliği temizleme işim var, hemen döneceğim" kıvamında bir curcuna... Hatice ablamız çıkmış gelmiş, "Bacımı kim ortadan kaldırdı, kim kanını yerde bıraktı?" diye feryat ediyor. Şüphe okları doğrudan hanenin içine, o kirli ilişki ağlarına dönük: Gelinleri Güneş ve onunla gizli kapaklı işler çeviren, ailenin içindeki kuzen Fatih. "Ablam ölmeden önce aralarındaki o yozlaşmayı, o gizli oynaşmayı gözleriyle gördüğünü söyledi" diyor. Tam burada sistemin ve toplumun o ikiyüzlü ahlak duvarına şu soruyu vurmak gerekiyor: Peki, bu pislik dönerken o evin asıl reisi, yani yengenin kocası, o erkeklik taslayan figür tam olarak neredeydi? Yanıt tam bir taşra klasiği: "Ağzını dilini bağladılar, muskayı yedirdiler." Kendi acizliğini, kendi cehaletini ve korkaklığını büyüyle, muskayla aklamaya çalışan bu zihniyete bakınca, insan sormadan edemiyor: Yahu siz nasıl sefil, nasıl çürümüş, nasıl omurgasız hayatlar yaşıyorsunuz? Derken maliyenin başındaki o soğuk rasyonellik, Mehmet abimiz sahne alıyor. Bu ara evlerde rahat nefes almak, huzurla oturmak ne mümkün; kapılar tık tık çalınıyor. Büyük vurguncuların, ihale arsızlarının, milyarlık vergi borcu bir gecede silinen yandaşların peşini bırakanlar, bu kez üç kuruş kira alan küçük mülk sahiplerinin kapısına dayanmış.
Siyaset
Yıllarca bize “Dost kötü günde belli olur.” dediler. Ama bence gerçek bundan biraz farklı. Hayır… Dost iyi günde belli olur. Çünkü başarısız olduğunda, düştüğünde, kaybettiğinde yanına gelen insan bulmak sandığın kadar zor değildir. İnsanlar çoğu zaman acıya ortak olmayı daha kolay bulurlar. Asıl mesele, sen yükselirken, başarılı olurken, mutlu olurken, hayallerine birer birer ulaşırken yanında kimlerin kaldığıdır. Senin başarını içtenlikle kutlayan, seni alkışlayan, ilerlemeni kıskanmadan destekleyen insanlar gerçek dostlardır. Bakın etrafınıza… Cenaze evleri insanlarla dolar taşar. Hayattayken aramayanlar, sormayanlar, iyi gününde yanında olmayanlar, başarılarını görmezden gelenler; o insan öldüğünde gelirler. Ne kadar garip değil mi? Oysa insanın en çok desteğe ihtiyacı olduğu zaman, yaşadığı zamandır. Bu dünyada nefes alırken, hissederken, severken, üretirken… Çünkü bir insan bu dünyadan göç ettiğinde, artık bu dünyaya ait tüm hesaplarını kapatmıştır. Emin olun, sizin taziyeye gelip gelmemeniz onun için artık bir anlam ifade etmez. Asıl önemli olan, o insan yaşarken yanında olabilmektir. Bir insanın iyi gününde yanında olabiliyorsanız, onun mutluluğunu kendi mutluluğunuz gibi hissedebiliyorsanız, onun başarısıyla gurur duyabiliyorsanız; işte gerçek dostluk budur. Çünkü herkes acıya ortak olabilir ama herkes senin ışığını taşıyamaz. Unutmayın iyiliğini görmekten rahatsız olmayan, başarınla mutlu olan insanlar gerçek dostlarınızdır.
1000Kitap
Yuvanın Nurlu Temeli
İki cihan saadeti adına, Rabb’in emri, Resul’ün sünnetidir bu bağ, Nurlu bir yuva kurulur huzur adında, Kalpler birleşir, gönüllere vurulur düğüm ve çağ. Sevgiyle yeşerir hanelerdeki o ince fidan, Sabırla örülür saadet, şefkatle dolar her an, İmanla birleşen ömür, olur iki dünya için revan, Allah rızasıdır evliliği kıymetli kılan en yüce nişan. Bilgilendirme: Evlilik, sadece iki insanın dünyevi birlikteliği değil; Rabbimizin rızasını kazanmaya vesile olan, Peygamber Efendimiz (sav)’in bizlere bıraktığı en güzel sünnetlerden biridir. Kur'an-ı Kerim’de Rum Suresi 21. ayette Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: "Kendileriyle huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının) delillerindendir." Görüldüğü üzere evlilik, kalbin teskin olduğu, ruhun sükûnete erdiği bir limandır. Bir Müslüman, yuva kurarak hem neslini koruma altına alır hem de hayatını meşru bir zemine oturtarak Rabbine karşı olan sorumluluklarını yerine getirmenin huzurunu yaşar. Günahlardan Bir Kalkan Olarak Aile İçinde bulunduğumuz çağda, nefsin arzu ve istekleri her an karşımıza bir imtihan olarak çıkabilmektedir. İnsanoğlu, fıtratı gereği sevgiye, şefkate ve güvene muhtaçtır. İslam, bu meşru ihtiyaçların karşılanması için evliliği tek yol olarak göstermiş ve böylece insanı haramın karanlık dehlizlerinden korumuştur. Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: "Ey gençler topluluğu! Aranızdan kimin gücü yetiyorsa hemen evlensin. Çünkü evlilik, gözü haramdan çevirmek ve iffeti korumak için en iyi yoldur." (Buhari) Evlilik, kişiye büyük bir sorumluluk yükler; ancak bu sorumluluk, insanı boşlukta bırakmaz, aksine disipline eder. Eşlerin birbirine karşı olan merhameti, paylaşımı ve sadakati, insanı dünyevi ve uhrevi
Din
“Ölüm diye bir şey yok Feride. Ölüm yalan... Kalanlar unutursa, gidenler ölür esasen." -Çalıkuşu Yas, insanın kaybettiği kişiyi unutamaması değildir. Yas, onu artık hiçbir yerde bulamayacağını öğrendiği halde, her yerde görmeye devam etmesidir. Bir gün bir ışık düşer yere; sebepsizce durup bakarsın. Bir rüzgar eser, sanki yıllar önce duyduğun bir sesi taşır. Kimsenin dikkat etmediği bir ayrıntı gelip göğsüne oturur. Çünkü sevilen biri gittiğinde yalnızca bir insan kaybolmaz. Dünya da değişir. Artık hiçbir şey yalnızca kendisi değildir. Deniz biraz onu anlatır. Gökyüzü biraz onu hatırlatır. Sessizlik biraz onunla dolar. Kaybedilen kişi dış dünyadan çekilir ama ruhsallıktan çekilmez. İçimizde yaşamaya devam eder. Bu yüzden yasın bir evresinde insan, sevdigini anılarda değil, varlığın kendisinde aramaya başlar. Belki de bu yüzden bazen bütün dünya bir tercümana dönüşür. Çünkü özlem, yokluğa verilen bir tepki değildir sadece. Sevginin ölemediği yerdir.
Reklam
Reklam