Dikkat! Bu bir inceleme değildir…
Kitap üzerine okuma serüvenimdir.
Yaklaşık 2000 (1808) sayfalık bir kitabı 1,5 ayda bitirmek benim için adeta bir mucize. Zamanımın çoğu okulda geçiyor. Bilen bilir, okulda okuma saatleri dışında kitabı elinize almaya pek fırsat bulamazsınız. Teneffüste devam edeyim dersiniz, öğretmen arkadaşınız gelir, “Kitap mı okuyorsun? Hadi seni bekliyoruz” diyince akan sular durur ve kitabın kapağı kapatılarak öğretmenler odasının yolu tutulur. Anlayacağınız arkadaş sohbeti, fotokopiler derken okul saati biter. Derste de zaten okuyamazsın. Kitabın en heyecanlı yerine gelmişsindir, son ders ‘hadi çocuklar okuma saati yapalım’ diyerek kitaba biraz daha devam edersiniz. Tabii bu arada ‘yaşasın’ sesleri ile ‘yine mi?’ sesleri birbirine karışır. ‘Yine mi’ diyeni duyan kim…
Ders biter eve gelirsin ve gün akşam olmuştur. Aç duracak değilsin ya, karın doyurma aşamasında sesli dinlemeye çalışırsın. Tabii o sırada kafanın içinde kırk tilki dolaşır. Seslendireni duyan kim? Yemekten sonra, o dinlediğin yerleri tekrar okumaya başlarsın, o zaman anlarsın ki, aslında hiç dinlememişsin. Bu arada kitabı okumak için tv bile açmazsın. Günlük rutinini tamamlamak için 1k ziyareti sırasında müzik açarsın sadece (bu süreçte en çok Yol’a Düş’ü dinledim)
1k’ya bakıp çıkayım dersin ama girince çıkmak ne mümkün. Alıntı dışında, kim ne söylemiş acaba diye yorum okumaktan bir türlü bırakamazsın. Sonra bir bakmışsın uyku saatin gelmiş.
Şöyle bir baktım da, bu tempoda ben yine iyi okumuşum.
Biraz da kitaptan bahsedeyim diyeceğim de, 25,6 bin okuması olan kitabı kim bilmez? O yüzden hiç bahsetmeye gerek yok. Hafızama kazınan karakterlerden biraz bahsetsem benim için yeterli. Prens Andrey’i çok sevdim, Piyer’in salaklıklarına çok kızdım, Nataşa’nın, Elen’in dişiliklerine