”Ağlamak,uğradığımız felaketlere karşı vücudumuzda kalan son kuvvetin feryadıdır. Ağlayamadığımız zamanlar,bizde o kuvvetin de mahvolduğu vakitlerdir ki,onun yerini alan dokunaklı bir sessizlik en şiddetli acıyla dökülen gözyaşlarından daha yürek sızlatıcıdır.”
Merhaba kitap dostları,
Burgess’tan okuduğum 4.kitap olan “Bir Elin Nesi Var” la ilgili bir iki söz etmeye geldim. Öncelikle benim gibi yazarın “doktor hastalandı” ve “otomatik portakal” romanlarını okuduysanız bir miktar şaşırmanız olası. Bu şaşırmanın olumsuz anlamda olmadığını belirtmek isterim. Sadece hikayenin temelinde bir aşk var bu sefer.
Bu aşkın öznesinde, genç yaşta evlenmiş,kendi halinde yaşayan ve sıradan işlerde çalışan bir çift var. Erkek kahramanımız Howard’ın doğuştan gelen fotografik hafıza yeteneği var. Bu yeteneği günün birinde değerlendirmeye karar veriyor ve bir yarışma programına katılarak hatırı sayılır bir servet elde ediyor. Çiftin hayatı bu servetten sonra geri dönülemez bir şekilde değişiyor.
Sıkmayan,merak uyandıran,sonu yine tahmin edilemeyen bir Burgess eseriydi benim için. Hatta sonu öyle şaşırttı ki beni,yaptı yine yapacağını Burgess dedim.
Para insanı bozar mı?’ sorusunu direkt olarak sormadan, materyalist dünyaya ve onun esiri olmuş insanlara,sınıfsal farklılıklara ve her şeyi tüketmekte kararlı insanoğlunun başı bozuk düzenine yapılmış güzel bir eleştiri niteliğinde eser. Bence okunmaya son derece değer
Eser,Amerikalı üç erkeğin,bir rivayetten yola çıkarak,sadece kadınların yaşadığı ülkeyi arayıp bulmaları ve oradaki erkeksiz hayatı tecrübe etmelerini konu ediniyor.
Hollanda büyüklüğündeki bu ülkede,2000 yıldır hiç erkek var olmamış. Döllenme olmadan ürenebilen bu ülkede her şey son derece planlı ve programlı. insanlar birbirlerini evrensel bir bağlılıkla seviyor. Kavgalar,savaşlar,egolar,sınıfsal ayrımlar da yok bu ülkede. Başta tarım olmak üzere her konuda ileriler ve bu güzel huylu insanlar ülkelerini adeta cennetten bir bahçeye çevirmişler. Peki dışa kapalı bir dünyaları olan bu kadınların ülkesine adım atan üç erkek onların dünyasına uyum sağlayabilecek mi, yoksa geldikleri vahşi dünyanın geleneklerini onlara gösterecekler mi diye merak edeniniz varsa kitabı okumasını tavsiye ederim.
Yazarın 1800’ lü yılların sonlarında böylesi bir kurguyu hayal edebilmesi,tıpkı Frankestein kitabını okuduğumdaki hayretimle aynı seviyeydi. Son derece akıcı,herkesin okuyabileceği ütopik bu roman için tek eleştirim hikayenin başından sonuna kadar bu hayali ülkenin sürekli nasıl bir yer olduğundan bahsedilmesiydi. Bence kitabın en fazla ortalarında bitmesi gereken bu tasvirler malesef son 20 sayfaya kadar hala devam etmekteydi. Bu durumun benim için tek iyi yanıysa yazarın bu ütopik dünyayı uzun süre hayal edip sürekli bize aktarma çabasına eşlik ediyor olmaktı. Ancak, ben karaktere yoğunlaşan hikayeleri daha çok sevdiğim için eser benim için ortalarda kaldı diyebilirim.
Son olarak kişisel bir fikrimi belirtmek isterim. Bana göre bu dünyada insanlar cinsiyetine göre değil,”iyi” ve “kötü” insanlar olmasıyla sınıftırlar. Dünyayı daha iyi veya daha kötü bir yer yapan da insanların cinsiyetinden bağımsız,karakterleridir diye düşünüyorum.