TAŞIYAMADIĞIM YÜK
.
Öykü kitabıyla sizlerleyim bugün. Bir öyküden çok daha fazlası satırlarla, kısacık fakat dolu dolu. Yeri gelecek uzun uzun düşünecek, yeri gelecek gözyaşı dökeceksiniz. İçimizdeki kamburlardan taşıyamadığımız yüklere, anne_babamızdan bir sevgiliye...
Sarı kamyondan dökülenler, oluşan kuyu ve " geçmiş ile gelecek "... ' Silik bir resim' ise yadırgadığı çerçevesine bile duramamıştı!
Tesadüfen yerde görülmüş, alınıp çöpe atılmış ya da pirinçlerin arasına karışmış turuncu bir ' Mercimek ' ; içindeki senden kalan bir boşluk ama anlayana...
'Taşıyamadığım Yük' ise boğum boğum oluyor boğazımda önce ve sonra usul usul buluyor yolunu.
'Ağlayan çayırlar... Doru atlar ' içimi dağladı derler ya, aynen öyle etkiledi beni. Evet, acı da ölüm gibi yalnız yaşanıyormuş ve evet, her ateş gözyaşıyla sönmüyormuş. Buradaki gibi çok durdum telefon rehberimin "Annem" yazan yerinde. Herşeyi eskiden olduğu gibi anlatmak için ama çok uzaklara gitmişti rahata, huzura belkide...
Ardından gelen 'Derdi Annem' ise hem annemin sesiyle konuştu benimle, hemde hayatı yaşamam konusunda annemin telkinlerine ses oldu bir kere daha... Ve gözümde yaş olsa da hüzün ve mutluluk karışımı bir gülümseme oturdu yüzüme. Ardından da önce helvamı yaptım, sonra sokak simitçimizi beklemeye başladım sen gibi ' annem'....
Mücellit'in anlamını sormak için içeri girmesiyle başlamıştı hikayeleri. Bir anlaşmaya varmış ve yazara eşlik etmek için teklifini kabul etmişti. Kararsızlığında, " Hayatının içinden yavaşça akıp gidebilirdim, beni unuturdu. Ya da yanında kalır, macerasına eşlik ederdim. " düşüncesi etkili olmuştu. İnsanın hatırlamak isteyeceği bir hayat yaşamasını söylerken, " Yazmanın, dert yanmak! " olduğunu da eklemişti. Ve en önemlisi de dövmesini " kambur" una yaptırmak istemesiydi. " Kamburu