Livaneli, kitabın kapağına Magritte’in o yüzleri örtülü aşıklarını koyarken bize en büyük ipucunu aslında en başta vermiş. Biz bu hayatta kimi seviyoruz? Karşımızdaki kanlı canlı insanı mı, yoksa kendi zihnimizde yarattığımız o kusursuz imgeyi mi?
Kitap boyunca Ahmet’in o buz gibi, duygulardan arındırılmış dünyasında yürürken aslında modern insanın trajedisini izliyoruz. Ahmet, acı çekmemek için hissetmemeyi seçmiş bir adam. Bu bir korunma kalkanı mı, yoksa bir korkaklık mı? Bana kalırsa bu, bir insanın kendi kendine verebileceği en ağır ceza. Hiçbir şeye dokunmadan, hiçbir şeyi sevmeden yaşamak, nefes alan bir ölü olmaktan farksızdır. Ancak o emekli mühendisin evine giren gazeteci kızla birlikte, o mühürlü kapılar bir bir açılıyor.
Ahmet’in bize anlattığı Mehmet ve Olga’nın hikayesi, aslında bir aşk güzellemesi değil; aşkın bir insanı nasıl adım adım deliliğe, saplantıya ve nihayetinde bir yıkıma sürükleyebileceğinin kanıtı. Livaneli burada kalemini bir neşter gibi kullanıyor; aşkın o parıltılı kabuğunu soyuyor ve altındaki o ürkütücü bencilliği gösteriyor. "İnsan soyunun en tehlikeli duygusu aşktır," cümlesi kitabın orta yerinde bir kılıç gibi sallanıyor. Neden tehlikeli? Çünkü aşk, senin "ben"liğini yok eder ve seni hiç tanımadığın bir canavara dönüştürebilir.
Kitabı okurken kendimi sürekli bir şüphe içinde buldum. Ahmet’in anlattıkları ne kadar gerçek? Hafıza dediğimiz şey, bizi korumak için gerçekleri nasıl eğip büküyor? Livaneli, okuru öyle bir labirente sokuyor ki, sonunda karşılaştığın gerçekle sarsılmamak elde değil.
Sonuç olarak bu kitap bir cinayet romanı gibi başlasa da, aslında bir "kimlik" ve "yalnızlık" manifestosu. Geleneksel değerlerin o sarsılmaz aile yapısının altında bile ne büyük sırlar ve hayal kırıklıkları yattığını gösteriyor. Livaneli, şiirsel
Zweig bu romanı tamamlayamadan intihar ettiği için kitap yarım kalmış ama inan bana bu eksiklik hikayenin ruhuna tam oturmuş. Kitabın editör notunda yer alan "Zweig bu noktadan sonrasını yazamadı..." cümlesi insanın yüreğini burkuyor.
Kitap, Birinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde geçiyor. Manastırda, dünyadan habersiz büyüyen saf bir genç kız olan Clarissa"yı anlatıyordu esasında. Onun dünyayla, babasıyla olan ilişkisinden bahsediyordu. Derken hayat onu bir hastanede, ünlü bir psikiyatristin yanına savuruyor. İşte orada Leonard ile tanışıyor. Fransız Leonard’la imkansız aşkını anlatıyor. İki insan birbirini sadece "insan" olarak seviyor. Ama bir gecede savaş patlak veriyor ve sırf farklı topraklarda doğdular diye bu iki ruh birbirine düşman ilan ediliyor.
Zweig, kitlelerin milliyetçilik histerisiyle nasıl delirdiğini ve bu nefretin masum bir kadının hayatını nasıl paramparça ettiğini yüzümüze çarpıyor.
Bunlar gösteriş sever değil mi? En pahalı araba, en büyük ev, en güzel giysi, en pahalı mücevher... Değil mi?
Ama aynı zamanda da nazar değmesinden ödleri kopar.
Hem gösteriş yapar hem de milletin gözü kalmasın diye kurban kesmek, kan akıtmak gibi pagan ayinlerine, nazar boncuğu takmaya, hatta kurşun döktürmeye kadar başvurmadıkları rezalet kalmaz. Bu kadar zahmet yerine biraz daha alçakgönüllü yaşasalar, biraz daha ucuz araba kullansalar, buna karşılık kafalarını zenginleştirseler olmaz mı?