Ragif

8/10
·280 syf.··
2026 17. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 29 Mayıs 2026 15:30
Livaneli, kitabın kapağına Magritte’in o yüzleri örtülü aşıklarını koyarken bize en büyük ipucunu aslında en başta vermiş. Biz bu hayatta kimi seviyoruz? Karşımızdaki kanlı canlı insanı mı, yoksa kendi zihnimizde yarattığımız o kusursuz imgeyi mi? Kitap boyunca Ahmet’in o buz gibi, duygulardan arındırılmış dünyasında yürürken aslında modern insanın trajedisini izliyoruz. Ahmet, acı çekmemek için hissetmemeyi seçmiş bir adam. Bu bir korunma kalkanı mı, yoksa bir korkaklık mı? Bana kalırsa bu, bir insanın kendi kendine verebileceği en ağır ceza. Hiçbir şeye dokunmadan, hiçbir şeyi sevmeden yaşamak, nefes alan bir ölü olmaktan farksızdır. Ancak o emekli mühendisin evine giren gazeteci kızla birlikte, o mühürlü kapılar bir bir açılıyor. Ahmet’in bize anlattığı Mehmet ve Olga’nın hikayesi, aslında bir aşk güzellemesi değil; aşkın bir insanı nasıl adım adım deliliğe, saplantıya ve nihayetinde bir yıkıma sürükleyebileceğinin kanıtı. Livaneli burada kalemini bir neşter gibi kullanıyor; aşkın o parıltılı kabuğunu soyuyor ve altındaki o ürkütücü bencilliği gösteriyor. "İnsan soyunun en tehlikeli duygusu aşktır," cümlesi kitabın orta yerinde bir kılıç gibi sallanıyor. Neden tehlikeli? Çünkü aşk, senin "ben"liğini yok eder ve seni hiç tanımadığın bir canavara dönüştürebilir. Kitabı okurken kendimi sürekli bir şüphe içinde buldum. Ahmet’in anlattıkları ne kadar gerçek? Hafıza dediğimiz şey, bizi korumak için gerçekleri nasıl eğip büküyor? Livaneli, okuru öyle bir labirente sokuyor ki, sonunda karşılaştığın gerçekle sarsılmamak elde değil. Sonuç olarak bu kitap bir cinayet romanı gibi başlasa da, aslında bir "kimlik" ve "yalnızlık" manifestosu. Geleneksel değerlerin o sarsılmaz aile yapısının altında bile ne büyük sırlar ve hayal kırıklıkları yattığını gösteriyor. Livaneli, şiirsel
İnceleme
Kardeşimin HikayesiZülfü Livaneli · İnkılap Kitabevi · 2024126,4bin okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi·184 syf.··
2026 18. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 02 Haziran 2026 17:00
Zweig bu romanı tamamlayamadan intihar ettiği için kitap yarım kalmış ama inan bana bu eksiklik hikayenin ruhuna tam oturmuş. Kitabın editör notunda yer alan "Zweig bu noktadan sonrasını yazamadı..." cümlesi insanın yüreğini burkuyor. Kitap, Birinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde geçiyor. Manastırda, dünyadan habersiz büyüyen saf bir genç kız olan Clarissa"yı anlatıyordu esasında. Onun dünyayla, babasıyla olan ilişkisinden bahsediyordu. Derken hayat onu bir hastanede, ünlü bir psikiyatristin yanına savuruyor. İşte orada Leonard ile tanışıyor. Fransız Leonard’la imkansız aşkını anlatıyor. İki insan birbirini sadece "insan" olarak seviyor. Ama bir gecede savaş patlak veriyor ve sırf farklı topraklarda doğdular diye bu iki ruh birbirine düşman ilan ediliyor. Zweig, kitlelerin milliyetçilik histerisiyle nasıl delirdiğini ve bu nefretin masum bir kadının hayatını nasıl paramparça ettiğini yüzümüze çarpıyor.
İnceleme
ClarissaStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 201717bin okunma
Puan vermedi·104 syf.··
2026 16. kitabı
Bu, Ahmet Ümit'in ilk öykü kitabı, 1992'de yayımlandı. Yani ustanın henüz "usta" olmadan önceki hali bu. Ama bunu hissetmiyorsun. Hatta hikayelerin dili daha bir şiirsel diyebilirim. Birbirinden bağımsız dokuz devrimci hikaye var içinde. Bazıları gülümsetiyor, bazıları geriyor, bazıları ise oldukça üzüyor. Dönemin endişeli ruh hali ve sıkıntıları hikayelere ve kahramanlara sinmiş. Bir gençlik var bu sayfalarda: idealist, korkmuş, inanmış ama ezilmiş bir gençlik. Kaybolmuş idealler, dostluklar, aşk ve kayıplar etrafında şekillenen öyküler... Yazar dönemin siyasal atmosferini kişisel hikayelerle harmanlıyor, bireysel yalnızlıkları ve toplumsal umut kırıklıklarını anlatıyor.
Çıplak Ayaklıydı GeceAhmet Ümit · Everest Yayınları · 20196bin okunma
Puan vermedi·448 syf.··
2026 15. kitabı
Sanırım üniversitenin ilk yıllarıydı bu seriye başladığım zaman. O zamanlar severek, merakla başlayıp, okumuştum. Ama uzun zamandır okumuyordum. Şimdi kitabın sayfalarını çevirdikçe sanki uzun zamandır ayrı kaldığım yakın arkadaşımla hoş zaman geçiriyormuşum hissi oluştu. Seri bu sefer Maura'nın geçmişine iniyor — kimin kızı olduğunu, ailesinin kim olduğunu öğreniyoruz. Yapayalnızken bir anda ailesi olduğunu öğrenen Maura ve yaşadığı trajedi... Kitap boyunca hem bir dedektif gibi ipuçlarını topluyorsun hem de Maura ile birlikte kendi hayatına ayna tutuyorsun. Gerritsen'ın dili okuru olayların tam ortasına çekiyor; kanın soğukluğu kadar gerçeklerin de yakıcı olduğunu hissettiriyor. Gerritsen'ın geçmişi doktor — ve bu her sayfada hissediliyor. Maura cesetleri incelerken o anatomik betimlemeler o kadar gerçekçi ki, yazarın ne kadar profesyonel bir kadın olduğunu ortaya koyuyor. Ama asla "ders anlatır gibi" değil — aksine, o soğuk tıbbi dil hikayenin gerilimini daha da artırıyor. Sanki soğukluk bir kostüm, altında ise çok sıcak bir korku var. Kitabı kapatınca bir süre düşündüm. Sadece "katil kimdi, çözüldü mü" değil, daha derin bir şey aklımda kaldı: Seni var eden insanlar kim olursa olsun, sen kimsin? Maura bunu çok sert bir şekilde öğreniyor. Ve sen okurken farkında olmadan aynı soruyu kendine soruyorsun.
İkiz BedenlerTess Gerritsen · Martı Yayınları · 20147,5bin okunma
Puan vermedi·58 syf.··
2026 11. kitabı
Uğur Mumcu kim bilirsiniz zaten. Cumhuriyet gazetesinin o meşhur araştırmacı gazetecisi, 1993'te evinin önünde bombalı araçla katledilen adam. Kitabı okuyunca şunu anladım: bu adam öldürülmeden çok önce de zaten her şeyini ortaya koymuştu. Askerliğini yapmadan önce, bir yazısında kullandığı "ordu uyanık olmalı" sözleriyle "orduya hakaret etmek" suçunu işlediği iddiasıyla gözaltına alındı. Mamak Askeri Cezaevinde pek çok aydınla birlikte bir yıla yakın kaldı, bu davadan 7 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yedi yıl. "Ordu uyanık olmalı" dediği için. Ve cezaevinde kimler var: profesörler, doçentler, gazeteciler, hukukçular. Aynı şimdiki gibi. Adam bütün bu zulmü, bu saçmalığı, bu hukuksuzluğu mizahla anlatıyor. Öyle bir mizah ki, hem kahkaha atıyorsun hem boğazın düğümleniyor. Kitabın ruhunu en iyi özetleyen söz zaten Mumcu'nun kendi ağzından çıkıyor: "Güler misin, ağlar mısın." Yargıtay kararı bozup serbest bıraktıktan sonra Mumcu askerliğini 1972-1974 yılları arasında Ağrı'nın Patnos ilçesinde "sakıncalı piyade eri" olarak tamamladı. Yani yedek subay olarak gidecek adam, "sakıncalı" damgası yüzünden ağır işlere sürüldü. Patnos'ta, kışın, kazma kürek. Üstelik zaten uzun zamandır var olan ülseri yüzünden mide kanaması geçirdi. Bütün bunlar gerçek. Uydurma değil. Belge. Ve Mumcu bunu öyle sade, öyle doğrudan, öyle da yerinde bir mizahla anlatıyor ki Aziz Nesin bile önsözde dayanamayıp şunu yazmış: "Kendi yazdıklarıma gülemem. Ama senin yazdıklarını gülerek okudum. Acı acı güldüm." 1960-70'leri kapsayan bu anılar hiç eskimemiş. İnsanlar değişiyor, yöntemler modernleşiyor ama temelde mantık ya da mantıksızlık aynı. Tek fark isimler. Ben bunu okurken birçok kez "bu dün mü olmuş, bugün mü?" diye düşündüm.
Edebiyat
Sakıncalı Piyade (İki Perdelik Oyun)Uğur Mumcu · um:ag Yayınları · 20182,413 okunma