"...
Evvela, şurası kesindir ki, insana ait şeylerin hepsinin, Alkibiades'in Silenleri* gibi, birbirinden büsbütün farklı iki yüzü vardır. İlk önce eşyanın dış manzarasını görüyorsunuz; fakat madalyonu çeviriniz, beyaz siyah olacak, siyah size beyaz görünecektir; güzelliğin yerine çirkinliği, zenginliğin yerine sefaleti, ünün yerine namussuzluğu, bilimin yerine cehaleti göreceksiniz; zayıflığı kuvvet, alçaklığı yüce gönüllülük , hüznü neşe, gözden düşmeyi teveccüh, kini dostluk sanacaksınız; nihayet, her şeyin, hangi taraftan ele almak isterseniz, ona göre her an değiştiğini göreceksiniz.
Belki diyeceksiniz ki, fikrimi burada fazla filozofça anlatıyorum; pekala; şimdi sizinle daha açık konuşacağım.
...
*Platon'un "Şölen" diyaloğunda Alkibiades Sokrates'i bir Silen'e benzetir: Heykel dükkanlarında görülen düdüklü, kavallı Silenler ortadan ikiye bölünür ve içlerinden küçük tanrı heykelleri çıkar."
"Onlara göre, doğanın dostluğu en güçlü sözleşmedir; insanları birbirine kopmaz bağlarla sıkıca bağlayan, anlaşmalardan çok iyi niyet, sözlerden çok içtenlikli bir sevgidir."
Nasıl ki gezegen, kendi ekseninin etrafında dönmenin dışında, aynı zamanda kendi merkez üssü etrafında dönerse; her birey de kendi hayat yolunda yürürken insanlığın gelişim yoluna benzer bir şekilde katılım sağlar.
Mezar taşı, 1938'de Dersim'den, Elazığ'daki bir yatılı okula götürüldüğünde 14 yaşında olan Dünya Ana'ya ait... 1997'de hayatını kaybeden Dünya Ana'nın mezar taşındaki şiir tadında sözlerini okuduktan sonra, söyleyecek bir şey kalmıyor insana:
Biz cenneti de gördük cehennemi de...
Daha dün gibi aklımda çocukluğum.
Yediğimiz ekmek de içtiğimiz su da tertemizdi.
Havada gül kokusu vardı o zamanlar.
Ne zaman ki bizi terk etti peygamberleri
başka olsa da o güzel insanlar...
Ne zaman ki çocuklar süngülendi ve ben
kör olası gözlerimle gördüm,
Ne zaman ki sürüldük o Diyar-ı Jar ülkesinden,
dilini bilmediğimiz bu yaban ellere...
İşte o zaman başladı bizim için cehennem.
Şimdi bu yanası İstanbul'da beton duvarlar arasında
kimse duymaz sesimi.
Bazen çıkıyorum şu Kartal'ın tepesine,
Ay'la konuşuyorum.
Ne yapayım ki?
Soruyorum ona:
Ey Asme! Nereye gidiyor bu dünya?