esselam ey had-ı rah-i Huda nesl-i Aliesselam ey kutb-i alem hacı bektaş-i veli
ulu hünkarımız hacı bektaş-i veli, yalnızca tasavvuftaki makamıyla değil, edep ve terbiye yolundaki rehberliğiyle de gönül dergahımızın postundadır. o'nu kimi zaman "eline, diline, beline..." kimi zaman da Makalat'ında olduğu gibi "şimdi, tevhid tac; ibadet gerdanlık..." derken buluyoruz. o nefes vermeyi arzu ettiğinde buğday için ısrar eden miskin yunus'un dizelerindeki inciler gibi o da gönlü yüceltir; Makalat sahibi ulu hünkar buyurur ki: "beyt-i mamur, kabe de var. fakat gönül ikisinden de kıymetlidir. (...) gönül, padişah-ı alem Tanrı'nın nazargahıdır." horasan'ın erenlerinden el almış, baba ilyas'ın kutlu halifesi dün olduğu gibi bugün de herkesçe sahiplenilir, herkes kendi yolundan göstermeyi yahut görmeyi arzular. bugün kendinden yesevilik ya da alevi-bektaşi görüşün temeli olarak bahsedebilmemiz bunun en temel göstergesidir. ancak hayatı ve öğretileri gösteriyor ki o bir tarafa ait olmaktan çok "insan" olmaklığı yüceltmiştir. tevhidden temizliğe, esrardan irfana çok şey onda mevcuttur.
şamanist moğollar ve kapadokya bölgesinde yaşayan hristiyanların ihtidasına çaba göstermiştir. hatta bu yörede kendinden aziz charalambos adıyla bahsedilmiştir.
Makalat'ında buyurur ki Çalap Tanrı ne yaratmışsa insanda vardır ve kişi kendini bilmeklikle Rabbını bilir. kişi Rabbını bilmekle kemale erer çünkü bütün kemalat O'ndadır. akıl nuru kimin gönlünde varsa o hoştur, kimde yoksa onun Çalap Tanrı katında yeri yoktur. ilim aynaya benzer, kim aynaya bakarsa iyi yanını gördüğü gibi kötü anını da görür, kendi ayıbını gören başkasını ayıplamamalıdır. şeytanın korktuğu üç nesnedir: sabır, utanmak, kanaat. bunlar aklın hasekisidir, bunlar gelince gönülden açgözlülük ve iki yüzlülük
Bayram Ali Öztürk... Hayatını Allah ve Resulü'nün (s.a.v.) yoluna adamış bir Allah kulu. Kendisini Allah'ın yoluna kurban etmiş mübarek bir hoca. Gelin size de hayatını kısaca anlatayım.
Bayram hoca, Sakarya Karasu'nun Konacık köyünde doğmuştur. Henüz 5 aylık iken babasını kaybeder. İki yıl sonra tekrar evlenip evden ayrılan annesi de onu bırakınca 2-3 yaşından itibaren halası ve babaannesi'nin himayesi altına girmiştir. 12-13 yaşına basınca şehirde okumak için amcasının yanına yerleşir. Evlenene kadar amcasıyla kalan Bayram hoca, yüreğinde ki yetimlik duygusunu her daim taşır. Bu yüzden sakin bir mizaca sahiptir. Başı bükük, kendi hâlinde, suskun...
Okuduğu için hep ders çalışırmış. Kendisine "Kütüphane mi olacaksın" derlermiş. Gerçekten de dedikleri gibi oldu hocamız...
Evlenip askerliğini yapan Bayram hoca, üniversiteyi bitirmeye yakın Mahmut Ustaosmanoğlu'na (k.s.) danışarak bundan sonra nasıl bir yol izlemesi gerektiğini sorar ve böylece İstanbul'a gelir. Bir süre imamlık yaparak, sonrasında ise kadrolu olarak göreve başlar. Çektiği yokluk bir yana, marul-ekmek yiyerek hafızlığını tamamlar. Emekli olana kadar da camii görevine devam eder.
İlköğretimden itibaren okuduğu kitapları biriktirir. Okuma, ilim, kitap aşkı ile 20.000 ciltlik bir kütüphanesi vardır. Bu kütüphane ile hoca ve öğrencilerin müracaat kaynağı olmuştur. Kendisine "Kürsüde kükreyen, sokakta kedi gibi olan" lakabı takılmıştır. Canım hocam... Verdiği sohbetler içime işledi okurken. İnsanlara karşı koruduğu mizacı ise çok başka... O ise bu cümlenin ezikliğini hep hissetmiştir.
Kitapta ise hocamızın hayatı, notları (bu kısımda çok güzel bilgiler vardı), sevdiği şiirler, beyitler, onu tanıyanların gözünde ki yeri ,albüm (şehadet elbiselerinin resmi de dahil) bölüm bölüm aktarılır. Sağolsunlar,
Kitap, her yerde karşımıza çıktığı gibi arka kapakta da belirtildiği üzere Kıbrıs’ta geçiyor ve Kıbrıs sorununu ele alıyor. Ama benim aklımda hiç de Kıbrıs meselesiyle kalmadı.
Benim aklımda bu kitap bir kadın hikâyesi olarak kaldı.
Eleni Naciye ne Rumların ne de Türklerin yanına sığabildi. Daha küçücük bir çocukken kendi ailesinin yanına sığamadı. Tecavüze uğradı, iftiraya uğradı. Sürekli dışlandı ve her seferinde başka bir topluma sığınmak zorunda kaldı. Bunu yaparken de kimliğinin, inançlarının ve geçmişinin parçalarını geride bıraktı. Nihayetinde kimseye de yaranamadı tabii.
Kimse ona ne istediğini sormadı. Çocukluğu, kadınlığı, anneliği hiçe sayıldı. Hayatta kalmak için her şeye göğüs gerdi. Müslüman olduktan sonra kiliseye gittiğinde, dinini herkesten saklamak zorunda kalırken ezan sesi duyduğunda yaşadığı kafa karışıklığı çok çarpıcıydı. İnandığı tüm tanrılara aynı anda dua edecek kadar yalnız ve çaresizdi. Buna rağmen insanlar onu hep ötekileştirdi, dışladı ve suçladı.
Elbette arka planda Kıbrıs sorunu da vardı. EOKA’nın kuruluşu, İngilizlerin adadaki etkisi, Türk askerinin adaya gelişi gibi tarihsel olaylar hikâyede yer alıyordu.
Aluşta’dan Esen Yeller ile aynı anda okudum Yaseminler’i. İki kitap da tarihsel yaralara dokunuyor. Ancak Aluşta’dan Esen Yeller meseleyi daha toplumsal ve kolektif bir yerden ele alırken, Yaseminler Tüter mi, Hâlâ? bunu tek bir kadının hayatı üzerinden, çok daha bireysel ve kişisel bir hikâye üzerinden ele alıyor. Belki de bu yüzden kitap benim için Kıbrıs sorunundan çok, hangi tarafta durursa dursun hep öteki kalan bir kadının hikâyesi olarak kaldı.
Büyük Kudüs Gecesi - Diriliş Buluşması vesilesiyle aldığım bu kitap, tabiri caizse beni derin bir uykudan uyandırdı diyebilirim, elhamdülillah. Nasıl ibadetlerimiz bir süre sonra rutine bağlıyor gibi oluyor ve eski lezzeti alamıyorsak Filistin davası da benim için biraz öyle olmuştu, bunu fark ettim. İlk zamanlardaki kadar dua etmiyordum; eski heyecan, eski dava aşkı yoktu içimde, rutine bağlanmıştı bir nevi. Lakin kitabı okuyunca tekrardan fark ettim ki “Mescid-i Aksa, Filistinlilerin vatan davası değil, tüm Müslümanların inanç ve beka meselesidir.” (s. 119) Elhamdülillah... Kitabı okurken Said Ercan hocamın [youtube.com/shorts/-mvIWorC...] videosunu gördüm ve tam kitabı okurken denk gelmesi de gerçekten çok hoşuma gitti. Diriliş Buluşması konferansında Said Ercan hocamın oğlu minik Yusuf Bera da vardı ve Yusuf Bera'nın bizlere söylediği şeyi ben de sizlere aktarmak istiyorum: "Eğer bir İsrail askerine tokat atmak istiyorsanız boykota devam edeceksiniz." İbrahim (a.s.)'ın ateşine su götüren karınca misali, faydamız olmasa da tarafımız belli olsun inşallah. Erbakan Hocamızın sözüyle bitirelim: “Bir milletin asıl gücü; topu, tüfeği yahut tankı değil, imanlı gençliğidir.” (s. 140)
Kudüs’e Ses VerSaid Ercan · Ravza Yayınları · 2023305 okunma
Aslında esere bir romandan ziyade o dönemin balina tanıtım kitabı desem daha yerinde olurdu. Balinaların tarihinin, biyolojik özelliklerinin ve çeşitlerinin ele alındığı kısımların yanında hikayenin kendisi hem sönük hem hacimsiz kalmıştır. Eser balinalarla ilgili İncil ve Kur'an'dan çeşitli kişisel eserlere varan birçok alıntıyla başlar. Anlatıcı eserin baş kahramanı Ishmael'dir. Tam bir klasik özelliği olarak esere hacim yapsın diye tasvir ve tarifler uzun tutulur ancak bunu çok da sıkıcı bir şekilde yapmaz. Denizler ve denizcilikle ilgili döneminin bilinen neredeyse tüm özelliklerini vermiştir diyebilirim. Hâttâ o dönemde çeşitli yanlış balina tasvirleri gerçekmiş gibi kabul gördüğünden dolayı dönemde yaşayıp hiç balina görmeyenler için detaylı bir balina tasviri de yapar. Balinalarla ilgili bir olay geçtiğinde o duruma uygun verilebilecek bir bilgi varsa o dönemki bilgisiyle alıntı yaparak sanki bir dipnot gibi araya sıkıştırır hatta balinanın içini bile tasvir eder. Aslında bunu yaparken balinaları, özellikle de ispermeçet balinasını oldukça över. Eserin yazarı Melville iyi bir Hristiyan'dır, Yunus peygamberin kıssasından bahsederken bunu kendince bilimsel dayanaklara dayandırmaya çalışır ve inanmayanları kınar. Bir kısımda denizciler mürekkep balığı görür ve içlerinden biri "Mürekkep balığı varsa balina da vardır." der. Araştırıldığında bu balinanın temel besin kaynağının mürekkep balığı olduğu görülür yani verdiği bilgiler gerçekten tutarlıdır. Eser aralarında İstanbul'dan, fesli Türk denizcilerden, Osmanlı'dan Tarsuslu Aziz Pavlus'tan, Tatarlardan, Timur'dan bahsedilmesi böylesine meşhur bir klasik olması açısından beni mutlu etti. Davy Jones'tan da bahsedilir. Davy Jones ölen denizcilerin bekçisi ve denizlerin şeytani efendisi olarak adlandırılan mitolojik
Moby DickHerman Melville · Zeplin Kitap · 20207,3bin okunma
Şiirlerini çok sevdiğim İrlandalı şair Yeats'in, Paddy Flynn adında, neşeli bir ihtiyardan duyduğu halk hikayelerini ve kendi yaşamından ilginç kesitleri, hiç bir ekleme yapmadan yazdığı bir defter...
Bugünün İrlanda, İskoçya, Galliler halkları ve Anadolu'da da Galatlar diye bilinen Keltler, politeizm mitolojisine ve pagan inancına sahiptir. Bu nedenle ölmüş ruhlarla bir arada yaşadıklarına inanıyorlar. Özellikle köy yaşamının az sayıda insanın dilden dile konuşulan, -artık hayatın bir parçası haline gelmiş- hayaletlerle sürdüğü söylenebilir.
Küçük bir kızın kaybolduğu bir hikayeyle başlıyor eser; kız kimin ne zaman öleceği bilgisiyle döner ve bunu onu kaçıran perilerin söylediğini anlatır...
Kelt mitolojisinde uğruna çok kişinin can verdiği Mary Hynes öyküsü anlatılırmış. Söylenenlere göre yeryüzü daha güzelini görmemiş. Ama çok genç yaşta ölmüş... Sonra doğan çok güzel kızların mutsuz olduğuna ve kötü kaderle doğduğuna inanılmaya başlanmış... Belki de 'çirkin bahtı' buradan türemiş olabilir :)
Eserde Araf'ın ve cehennemin tasvirleri yapılıyor, çok ilginç detaylar var.
Perilerin ve küçük cüce cinlerin, birlikte çalışan, yiyip içen ve farklı giysiler giyen varlıkların görüldüğü halk hikâyeleri... İntikam ve kötülük için etrafta dolaşan, hattâ sırf yaşayan insanların duasını almak için gelen ve onları terketmenin karşılığında dua isteyen azap içinde ruhlar...
Yazar da bilge bir dostu ve kahin olduğuna inandığı genç bir hanımla yaptığı yolculuğu anlatıyor, mağarada yaşayan küçük insanlar ve uzun boylu güzel bir kadın görüyor, kadın Yeats'i şöyle uyarıyor; "Dikkatli ol, bizim hakkımızda çok şey öğrenmeye kalkışma."
Bazı öyküler kedilerle ilgili öyle şeyler anlatıyor ki; evde kediniz varsa, bir süre çok fena etkisinde kalabilirsiniz :))
Ormanda görülen doğaüstü
Kelt ŞafağıWilliam Butler Yeats · Dedalus Kitap · 201796 okunma