Yükümüz, yüklendiğimiz ağırlık, acılarımızdır ve "beni" ancak acılar biricik kılar. İronik olansa bu acıların, bir kerelik yaşamları olan bizler için çok ağırlığı anlamı olsa da ölümlü olduğumuz için aslında hafif/anlamsız olmasıdır. Camus, ünlü Sisifos Söylemi'nde sonsuz kere aynı taşı bir tepenin üzerine çıkarma eylemine mahkûm edilmiş Sisifos örneğini bu bağlamda verir. Yaşamlarımız manasız olan yükler taşımak için kurgulanmıştır. Buna mahkûmuzdur. Taşıdığımız yüklerinse , aslında hiçbir anlamı yoktur. Yine de Camus Sisifos'u mutlu hayal ettiğini söyleyerek bitirir sözünü çünkü varolmanın dayanılmaz hafifliği sadece Nietzsche'nin amor fati ile (kaderimizi sevmekle) dayanılır olabilir. Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nde aynı vurguyu yapar: "İnsan zamanı bir döngü izlemiyor , onun yerine dümdüz bir çizgide ileriye doğru gidiyor. İnsan bu yüzden mutlu olamıyor; mutluluk yinelenmeye duyulan özlemdir" (VDH, s. 318). Sisifos bu yüzden mutlu sayılabilir. Ancak insan, bir kerelik ve yaşam/ ölüm çizgisinde yaşadığı hayat onu yinelenme şansından mahrum ettiği için mutlu olamaz. Yaşamı da bir gölge tiyatrosuna dönüşür. Gölgenin özelliği ağırlıksız olmasıdır.
"İyi kalpli kadın ara sıra bana gülümsüyordu ve ben elimde yumurtamla orada duruyordum. Altı yaşındaydım ya da o civarda ve bu olup bitenin hayat boyu süreceğini sanıyordum, oysa hepitopu bir yumurtaydı."
"Ben sürekli değişen her bir yana kaçıp giden, art arda iki kez aynı yöne bakmayan gözleri olan insanları sevmem, iki yüzlü denir böylelerine. Elbette onun da kendi gerekçeleri olmalı, kimin yoktur ki herkes gizlenmek arzusundadır."