Kafasında dizilen kelimeleri bozmak yerine ilerletmek, bir tıpayı açmak, bir kapağı kaldırmak, sızlayan bir çıbanı patlatmak gibi garip, akıtıcı, arındırıcı bir istek. Sanki bunu yaparsa varlığını saran bir örümcek ağından, bir kefenden, içine hapsolduğu boğuntuyu oluşturan her neyse ondan kurtulacaktı.
Selda garipsedi bu sözü. Vadesi dolmuş. Ölüme kayıtsız şartsız boyun eğdiğini dile getiren bu insanlar, ölümü itmeyi, öteye git demeyi hiç düşünmüyor, bu ilk kabulü hiç tartışmıyorlardı. Yaşamak bir borçlanma, ölüm de bu borcun ödenmesiydi. Bu sözde ölünün ölerek oluşturduğu manevi âlemi hiçe sayan, ölümün kendisini somutlayan fazla soğuk bir şey vardı, ölümün mutlaklığına olan sonsuz inanç. Evet, mutlak olmasına mutlaktı ölüm, ama yine de böylesine soğuk bir kabulle dile getirmek, insanın bir bedende var olduğuna değil, o bedende kesinlikle öleceğine inanmaya öncelik tanıyordu.
Şimdi anne babasının sevgisi ile sarıp sarmalandığını sandığı evin şaşmayan bir saatten, bir içtima alanından, işe yaramayan bir dizi güvenlik uyarısından ibaret olduğunu görüyor; musibetsiz nasihatlerle donanmış kişiliğinin hayatın karşısında aciz kaldığını anlıyordu.