Ayan beyan ortada değil mi haykırışlarımız Sancılı olsa da varoluşlarımız Haa ayrılıklarımız Hangi şarkıda, hangi yüz Hangi tebessüm hatırlatmadı ki seni bana Uzağımdaki yakınlığım benim, kaçışlarım hep sana Titreyen kalemimden dökülen mısralarım Başımı yastığa koyduğumda canlanır hatıralarım Olmasa ne olur, ne çıkar Ne kaldı ki sanki yanıma kâr Bir avuç umudu çok gören ey nazlı yâr Sanma ki yüreğimde küllenmiş sevdam, hâlâ yanardağ Kaçtıklarıma yakalandım, hep tek çıkmaz sokağımdın Kimseler bilmedi bendeki hüznün kederini Soluğu kesilmiş yarınlar bıraktım, kendimden kaçtım Tebessüme hep borçlu kaldım O da hiç sormadı bana derdimi Dürüp büksem heceleri Yine de gelirsin bana sormadan geceleri Sevdanın en gizemli, en sitemli hâli Ağzıma almadığım yeminleri çiğnemedim ki Avazımın çıktığı yerde susar Yine sana koşar içimdeki deli Hiç olmak ne demek, hiç... Boğazın düğümlenmesi, nefes alıp da konuşamamak Acılar yarışmaz, bilirim de Sevdanın ben miyim son neferi Ne hacet, kadere değil kırgınlığım Peyderpey eksilen ben miyim Yoksa bendeki sen mi
Şiir
Ben den bize yolculuk...
"Ben"den "Biz"e varmak için kırk fırın ekmek yemek, kırk olgunluğuna erişmek, kendini bilmek gerek... "Nietzsche Ağladığında" kitabında derki: Benim “biz” haline gelebilmem için önce “ben” olmam gerek. Evet, şahsiyet kazanmamış insan henüz "biz" olmayı idrak edecek durumda değildir. Nietsche'nin bu sözünden yola çıktık...bu düşünce, insan olmanın ve gerçek bir bağ kurabilmenin en temel paradokslarından birini vurucu bir şekilde özetliyor. Bu felsefi ve psikolojik derinliği biraz daha genişletelim: "Ben" olmadan "Biz" olmak, bir illüzyondan öte bir şey değil... Kendi sınırlarını çizememiş, kendi değerlerini keşfedememiş ve "Ben kimim?" sorusuna samimi bir yanıt verememiş bir insan için "Biz" olmak, bir birliktelik değil, bir "kayboluştur". Henüz bir şahsiyet kazanamayan kişi, bir başkasıyla yan yana geldiğinde onun içinde erir, onun gölgesinde yaşar veya onu bir koltuk değneği gibi kullanır. Oysa gerçek bir "Biz", iki zayıf insanın birbirine yaslanarak ayakta durmaya çalışması değil; kendi ayakları üzerinde durabilen iki güçlü iradenin, hayatı birlikte yürümeyi "seçmesidir". Kendini bilmek için kırk fırın ekmek yemek gerek... İrfan kültürümüzdeki "kendini bilmek" (Nefsini bilen, Rabbini bilir) düsturu ile Batı felsefesindeki "Kendini tanı" (Nosce te ipsum) öğretisi tam da bu noktada kesişir. Kırk fırın ekmek yemek süreci, hamlıktan pişmeye giden yoldur. İnsanın kendi hatalarıyla yüzleşmesi, egosunu törpülemesi ve yalnızlığın koridorlarında yürümeyi öğrenmesidir. Yine kırk olgunluğu denilir kültürümüzde, bu sadece yaşla ilgili değil, yaşanmışlıkların sindirilmesiyle ilgilidir. İnsan ancak kendi içindeki fırtınaları dindirdiğinde, bir başkasının limanı olabilir. Nietzsche, bu noktada bireyin kendi potansiyelini gerçekleştirmesini (Üstinsan idealini) her şeyin
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
1'den 315'e kadar herhangi bir sayı söyleyin, çalma listesinden hangi şarkının denk geldiğini söyleyeyim [e][t][k][i][n][l][i][k] [z][a][m][a][n][ı]
Hayatta başına gelebilecek en kötü şey ne deseler
S E V M E K derdim... Aşk ne diyorlar bana - Sevda nedir diyorlar - Sevmek nedir diyorlar. B e n S e n diyorum SEN.
1000Kitap
"Gel, her şey herkese anlatılamıyor." Ahmet Güntan Bilimsel olarak günlük kaç adet kelime kullandığımızın rakamlarla belirlenen bir ortalaması olmasına rağmen, neredeyse hiç kapağını aç(a)madığımız sayfaları sustuklarımızla dolu bir defterimiz var değil mi içimizde. Şükür ki evvel ahir dost kale'm var. O'ndan gayrı yar mı var. Kale'mden başka sırdaş... "İnsan can sıkıntısıdır" gibi bi ifade kalmış aklımda nerede okudum hatırlamıyorum. Bense "insan bi iç çekiştir" diyorum. İç'e/ ruh'a çekiliş belki. Hakiki kimliğini her yutkunduğunda içindeki deftere satır satır inşâ ettiği bi iç çekiş. Öyle işte... Hfz.ش🌾 16.haziran.2026 ☀️' e risâlelerim...
Duygu ve Düşünce
TARİHİN EN BÜYÜK GİZEMLERİNDEN BİRİ: 50 BİN ASKER NASIL YOK OLDU? M.Ö. 525 yılında Pers İmparatoru II. Kambises, antik dünyanın en güçlü ordularından birini Mısır’ın uçsuz bucaksız batı çöllerine gönderdi. Rivayete göre ordunun görevi, Siwa Vahası yakınlarında bulunan ve büyük saygı gören gizemli bir kahinler tapınağını yok etmekti. Yaklaşık 50 bin askerden oluşan devasa birlik günlerce kavurucu sıcakların altında ilerledi. Ancak daha sonra tarihin en esrarengiz olaylarından biri yaşandı. Ordu adeta yeryüzünden silindi. Ne geri dönen bir asker oldu, ne bir savaşın izi bulundu, ne de kayboluşlarını açıklayacak güvenilir bir kayıt ortaya çıktı. Antik tarihçi Herodot’a göre askerler çölde ilerlerken korkunç bir kum fırtınasına yakalandı ve dev dalgalar gibi yükselen kumlar bütün orduyu yuttu. Bu hikaye yüzyıllar boyunca yalnızca bir efsane olarak görüldü. Fakat modern çağda yapılan araştırmalar gizemi yeniden alevlendirdi. Mısır’ın batı çöllerinde çeşitli insan kemikleri, bronz silah parçaları, ok uçları ve askeri teçhizat kalıntıları bulundu. Bazı araştırmacılar bunların kayıp Pers ordusuna ait olabileceğini öne sürerken, diğer uzmanlar kesin kanıtların hala yetersiz olduğunu söylüyor. Üstelik son yıllarda ortaya atılan teoriler yalnızca kum fırtınasıyla sınırlı değil. Bazı tarihçiler ordunun çölde yolunu kaybederek susuzluk ve açlıktan yok olduğunu düşünürken, bazıları ise yerel Mısır güçleri tarafından pusuya düşürülmüş olabileceklerini savunuyor. Hatta kimi araştırmacılar Herodot’un anlattığı olayın tamamen propaganda amacıyla abartılmış olabileceğini bile öne sürüyor. Bugün, aradan yaklaşık 2.500 yıl geçmiş olmasına rağmen Pers ordusunun başına gerçekte ne geldiği hala kesin olarak bilinmiyor. Gerçekten devasa bir kum fırtınası mı 50 bin insanı tarihten