Söze nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Onu anmak duygusuyla dolup taşıyor ve sadece buna dayanarak sarılıyorum kaleme. Bu, bir incelemeden çok yâd ediş olacak acizane. Onu, en çok da onun cümleleriyle anmak istiyorum. Bu yüzden yine eserine sarılıyorum. Biliyorum ki biz cümlelerini her okuduğumuzda, o orada ferahlayacak. Biliyorum ki onun birbirinden kıymetli eserleri, hayırla doldurduğu amel defterini hep açık tutacak. Biliyorum ki onun hiç umudunu kesmediği Diriliş Nesli, kendisini unutmamak için uğraşacak.
Birkaç yıl önce okuduğum bu kitabını, ve inşallah diğer kitaplarını da, tekrar okumaya niyetlendim. Hem her okuduğumda ona ecrinin ulaşacağını umduğumdan, hem her defasında daha fazlasını öğrenecek bulunduğumdan, hem de sözlerini, özlediği ölüme kavuştuğunu bilerek değerlendirmek istediğimden. Niyet ettik, umuyorum ki niyetimiz hakikat olsun. Anlayış gücümüz, anladığımızı yaşayışımız, halimizle anlatışımız ziyade olsun. Ve umuyorum ki bunlar olurken, Rabbimiz bizim çok sevdiğimiz o ‘diriliş eri’ni de mükafatlandırsın.
Haberi gördüğümde, ağır bir yükü sırtlanmışçasına, koşa koşa paylaşmak istedim önüme çıkan ilk kişiyle. Kıymet verdiğim biri muhatabımdı tam da o an. Gözlerim yaşlı, boğazım düğümlü, mahzun yüreğime şifa ararken, ona duyurdum havadisi. Benden önce öğrenmiş zaten, üzgün olduğunu söyledi o da. Birkaç kelam ettikten sonra bir yerde, belki alelade edilmiş bir sözdü ama bana göre tüm zarafeti ve metanetiyle, “Hayat bu!” dedi.
Hayat bu… Buydu hayat, evet. Burada bunlar oluyordu. Sonsuz mutluluk, huzur ve birlikteliğin yeri burası değildi. Ayrılık hakikati bu dünyanın değişmez yazgısıydı. Değil mi ki geçici bir eğlenceden ibaretti dünya ve sonunda herkes gidecekti. Burası ayrılıkların, imtihanların, acıların dünyası olarak kalacaktı. Ahireti kazanmak için