Hepimiz hayatın içinde bir şekilde yaralanıyoruz. Özellikle bizi dünyaya getiren en yakınlarımızdan alıyoruz bu yaraları. Anne babalarımız genellikle bilmeden, bir yandan bilinç dışımızı özene bezene doldururken, bir yandan da kaderimizi çizdiklerini farketmiyorlar. İnsanın karanlık ve kuytu dehlizlerinde saklanan hayatın kirinin, pasının, tozunun, isinin yansıması herkeste aynı değildir. Daha her birimiz küçükken doldurulan bu dehlizlerde başlıyor kaderimiz yazılmaya. Bu karanlık yumağın içindeki acımasızlığı, korkuyu, bencilliği, kıskançlığı, hırsı, öfkeyi, saldırganlık duygusunu ve doymak bilmeyen cinsel istekleri fark etmek, dayanabileceğimizin çok üstünde bir rahatsızlık hissi verir bizlere. İşin en acıklı yanı ise, bu yumağın şekillenmesinde en büyük rolün, yine en yakınlarımızla olan ilişkilerimizden kaynaklanıyor olmasıdır.
Hastalarımı dinlerken her zaman, nerede ve kimler tarafından yaralandıklarını gördükçe her zaman için sızlar. Yaralayan ise genellikle yaraları en derin olanlardır. Bu zincir eğer bir yerinden kırılmazsa kuşaklar boyu sürüp gider. Çocuk yetiştirirken bunları unutmayalım. Unutmayalım ki, çocuklarımızın kaderi güzel olsun.
Zweig'in ilk kitabını okudum. Kitap iki kısa hikayeden oluşuyor. Dili akıcı ve sade insanı bıktırmıyor. Can alıcı noktası ise yaptığı psikolojik tahliller. Hikayelerin içerisine serpiştirilen psikolojik incelemeler insanı hikayenin ortasında durup düşünmeye sevk ediyor. Zweig'in bu kitabı; okunduktan sonra hikaye ve kahramanların içinde bulundukları psikolojik durumlar üzerine derin derin düşünülmesi ve ders çıkarılması gerekiyor.