1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10... Önüm arkam sağım solum sobe, saklanmayan ebe...
Küçük kız, hafiften bal rengini andıran saçlarıyla gökyüzüne bakarak, bir bir akan ve hiç durmayan gözyaşlarını siler. Bu aralar ne çok ağlıyordu öyle. Ciğerlerine çekebildiği kadar toprak kokusu çeker. En son böylesine uzun bir soluğu annesinin mezarını koklarken çekmişti. Şimdi ise, öleceğini düşündüğü bu arazide toprak kokusunu soluyordu; ölmemesi gerekiyordu. Bu hayatta onu seven tek kişiye sarılmak istiyordu, şu an ihtiyacı olan tek şey ablasına sarılmaktı. Ama ablası yoktu.
Küçük kız, oturduğu yerden doğrulup tedirgin bir şekilde gözlerini etrafta gezdirdi. Burası neresiydi? Kendisinden ne istiyorlardı? Niye buradaydı? Ablası nerede, onlar kimdi? Hiçbir fikri yoktu. Yatakta duran yastığı eline alıp soğuk duvara arkasını yaslayarak oturdu, yastığı kavradığı gibi sarılarak sessizce ağlamaya başladı. Tıpkı o gece gibi...
Küçük kız, bu zamana kadar hiç kimseye arkasını yaslamamıştı. Bu hayat toz pembe değildi; hayat, küçücük çocukları dünyadan koparacak kadar acımasızdı. Daha küçük yaşlarda arkasını soğuk duvara yaslayan bir kız çocuğu, büyüdüğü zaman birine yaslanabilir miydi? Sevebilir mi, eskisi gibi güvenebilir miydi insanlara?