Sobe
Savaşta bir adam Saklambaç oynarken duvara yaslı, ebe Sayarken bir bir Önce bir ses, bam önünde ev düşer Sobe Sonra bir ses, bam arkasında yaşlı adam düşer Sobe Sonra bir ses daha sağında bir kadın düşer Sobe Sonra en büyük ses gelir solunda bir çocuk düşer Adam da düşer Önü arkası sağı solu Kendisi Sobe.. S. S Burada ev yurt anlamında gözlerinin önünde somut kaybı var .yaşlı adam geçmiş hep arkasında o yüzden. kadın sağında ve yeni düzen kurmak anlamında ,çocuk ise solunda kalbine en yakın yerde ve geleceği ,umudu sembol ediyor.
1000Kitap
önüm arkam sağım solum sobe saklanmayan ebe ..önüm arkam sağım solum sobe saklanmayan ebe .. antık bir oyun günümüze kadar gelmiştir
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
bir gün ebe, bir gün sobeyiz
ben kim miyim bir gün ebe bir gün sobe elbette anlayacağınız saklambacım dize, dize bel ki, sobelenmek isteyen bir şiir bel ki de, iğne yapraklı bir secdede amin kim bilir… philosophical (kozalak şirimden alıntıdır)
Şiir
Yaz tatili için anneannesinin evine giden Belis, orada kuzenleriyle birlikte tablet ve bilgisayar ekranlarından uzakta vakit geçirirler. Bir gün kuzenleriyle sobelemece oynarken anneannesinden kalan eski sandığın içine saklanır. Bu öyle bir sandıktır ki, Belis burada hayatının sürpriziyle karşılaşır. Kendisini, günümüzden tam 4500 yıl öncesinde bulur. Zaman yolculuğu yapmış ve Anadolu’nun en eski medeniyetlerinden Hititler’in dünyasına gelmiştir. Burada tanışacağı ikiz kardeşler Tavananna ve Anitta acaba Belis’in kendi zamanına dönmesine yardım edebilecekler mi? Yeraltı kütüphanesindeki bilgenin bahsettiği zamanın anahtarı acaba nerede? Belis ve Hitit arkadaşları Kapadokya’nın dehlizlerinde bir yandan zamanla yarışırken bir yandan da peşlerindeki düşman askerlerden kurtulabilecekler mi? Hititler’in dünyasına gidilen bu gizemli yolculukta sen de Belis ve arkadaşlarının maceralarına eşlik etmeye hazır mısın? Arzu Başer’in kaleminden Sobe Saklanmayan Ebe, geçmişle bugünü, mitlerle çocuk merakını buluşturan sürükleyici bir roman. Bir oyunla başlayan yolculuk, dostluğun, cesaretin ve bilginin ışığında tarihî bir serüvene dönüşüyor. Saklambaç bu defa sadece bir oyun değil, zamanın içinde saklanan bir sır!
Edebiyat
Çocuk, Derviş ve Sarı Kuş
Çocuk bir gün erkenden kalktı.. Evlerinin aşağısında bulunan o devasa dut ağacına doğru yürümeye koyuldu.. Canı dut çekmişti bu yüzden adımlarını hızlı hızlı atıyordu.. Ağaca yaklaştığında gölgede uyuklayan bir adam gördü.. Kıyafetlerinden anladığı kadarıyla köy köy gezen dervişlerden biri olmalıydı.. Onu uyandırmadan usulca ağaca çıkıp dutları yemeye koyuldu. Derken ağaçta ötmekte olan sarı tüylü bir kuşu fark etti.. Kuşun tüyleri ötüşü büyüleyiciydi.. Kuşu ürkütmemek ve adamı uyandırmamak için olabildiğince sessiz ve yavaş toplamaya başladı dutları.. Derken avucundan bir dut yere düştü.. Yere düşen dut dervişi uyandırmış olmalıydı.. Derviş aşağıdan seslendi aman dikkat et ayağın kaymasın.. Çocuk kuşun uçup kaçmadığını görünce sesli cevap verdi ben hep çıkıyorum bu ağaca.. Tam o anda kuş sesten ürküp kaçtı. Çocuk buna üzülmüştü. Bu kuş daha önce gördüğü kuşlardan farklı sarı renkli tüyleriyle sıradışı bir kuştu.. Canı sıkıldı ağaçtan ineyim en iyisi diye düşünüp indi. Zaten dut da yemişti yeteri kadar. Kuşumu kaçırdım ama senin yüzünden değil kendi yüzümden dedi. Derviş gülümsedi.. Çocuk aşağı inince dervişin yüzündeki derin çizgileri fark etti. Kaç yaşındaydı acaba dedemden bile yaşlı diye düşündü. Çok güzel kuştu keşke uçmasaydı dedi dervişe.. Derviş gülümsedi ve gençlik de böyle işte göz kırpar sana, rengarenk görünür ama hiç beklemediğin bir anda uçar gider. Peşinden koşsan da yakalayamazsın çünkü o uçar sense yürür durursun.. Çocuk şaşırdı nasıl yani sen önceden çocuk muydun? Derviş gülümsedi; ben hala çocuğum.. O zaman hadi saklanbaç oynayalım dedi çocuk.. Üstelik ebe ben olacağım.. Çocuk saymaya başladı.. 1 2 3 ve 6 7 8 derken 28 29 30 önüm arkam sağım solum sobe saklanmayan ebe deyip gözlerini açtı.. Derviş çok gizli bir yere saklanmış olmalıydı çünkü
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10... Önüm arkam sağım solum sobe, saklanmayan ebe... Küçük kız, hafiften bal rengini andıran saçlarıyla gökyüzüne bakarak, bir bir akan ve hiç durmayan gözyaşlarını siler. Bu aralar ne çok ağlıyordu öyle. Ciğerlerine çekebildiği kadar toprak kokusu çeker. En son böylesine uzun bir soluğu annesinin mezarını koklarken çekmişti. Şimdi ise, öleceğini düşündüğü bu arazide toprak kokusunu soluyordu; ölmemesi gerekiyordu. Bu hayatta onu seven tek kişiye sarılmak istiyordu, şu an ihtiyacı olan tek şey ablasına sarılmaktı. Ama ablası yoktu. Küçük kız, oturduğu yerden doğrulup tedirgin bir şekilde gözlerini etrafta gezdirdi. Burası neresiydi? Kendisinden ne istiyorlardı? Niye buradaydı? Ablası nerede, onlar kimdi? Hiçbir fikri yoktu. Yatakta duran yastığı eline alıp soğuk duvara arkasını yaslayarak oturdu, yastığı kavradığı gibi sarılarak sessizce ağlamaya başladı. Tıpkı o gece gibi... Küçük kız, bu zamana kadar hiç kimseye arkasını yaslamamıştı. Bu hayat toz pembe değildi; hayat, küçücük çocukları dünyadan koparacak kadar acımasızdı. Daha küçük yaşlarda arkasını soğuk duvara yaslayan bir kız çocuğu, büyüdüğü zaman birine yaslanabilir miydi? Sevebilir mi, eskisi gibi güvenebilir miydi insanlara?
Alıntı