Venedik Taciri, Shakespeare’in hem eğlenceli hem de düşündürücü bir oyunu. Bana göre bu eser, adalet ve merhamet arasında insanlığı zorlayan o ince çizgiyi sorgulatan güçlü bir yapıya sahip. Özellikle Shylock’un hikayesi, izlerken ya da okurken beni hep rahatsız bir ikilemde bırakıyor. Bir yandan hırsı ve intikam isteğiyle aşırıya kaçan bir karakter, diğer yandan toplumsal önyargılar yüzünden sürekli itilip kakılan biri. Bu yüzden Shylock’u sadece “kötü adam” olarak görmek bana çok yüzeysel geliyor. Onun da insani zaafları ve kırılganlıkları var.
Antonio ve Bassanio’nun dostluğundaki fedakarlık ise, insan ilişkilerindeki bağlılığı güzel bir şekilde temsil ediyor. Antonio’nun, Bassanio’ya yardım etmek için kendini böylesine büyük bir riske atması, belki de gerçek dostluğun ne kadar güçlü olabileceğini gösteriyor. Ancak Portia’nın mahkeme sahnesindeki zekası, oyunun asıl parlayan noktası bence. O sahnede, adaletin soğuk yüzüne karşı merhametin önemini vurgulaması oldukça etkileyiciydi.
Yine de, oyunun Shylock’a yaklaşımı, modern bir okuyucu olarak beni rahatsız etmiyor değil. Dini ve etnik ayrımcılık o dönemde normal kabul ediliyor olabilir, ama bu durum Shylock’un trajedisini daha da derinleştiriyor. Bu nedenle, oyunun sonunda Shylock’un neredeyse her şeyini kaybettiğini görmek, tatmin edici değil, aksine iç burkucu bir his bırakıyor.
Kısacası, Venedik Taciri bir yandan dostluk, aşk ve zeka dolu çözümlemeleriyle keyifli, diğer yandan ayrımcılık ve intikam hikayesiyle düşündürücü bir eser. Benim için bu oyun, Shakespeare’in insani zaafları ve erdemleri ne kadar iyi gözlemlediğini bir kez daha kanıtlıyor. Fakat Shylock’un trajedisi, eseri bir komedya olmaktan çıkarıp acı bir tat bırakıyor.