O günler, ana-babaların çocuklarına durmadan “sakın ha!” deyip durduğu günlerdi. Ortalık, “sigara içtiği”, “elma çaldığı” ya da “kuş yuvalarını bozduğu” için oğlunu canını çıkarana kadar dövmekle övünen babalardan geçilmezdi. Bu dayakların gerçekten atıldığı aileler de yok değildi.
Her ne kadar eskimiş olsalar da, çocuk yetiştirme konusunda eski düşünceler hâlâ geçerliydi. Çocukların hâlâ dövülmesi, kuru ekmek-suyla yatağa yollanması anlayışı hakimdi, yemek yerken çok konuşan, ağzını şapırdatan, “kendisi için iyi olanı” yapmayı reddeden ya da “karşılık veren” hemen sofradan kalkardı.
“İşte. Biri daha askere yazılmış! Şu hale bak! Onun gibi gencecik biri ha?” Dehşete düşerlerdi. Onların gözünde askere yazılmak, bir kızın sokağa düşmesiyle aynı şeydi. Savaşa ve orduya karşı olan tutumları doğrusu çok tuhaftı. Hem İngilizlerin, kırmızı urbalıların yeryüzünün cürufu olduğuna ve orduya katılan herkesin içip içip gebererek doğrudan cehennemi boylayacağına dair eski güzel inancını muhafaza ederlerdi. Üstelik, pencerelerine İngiliz bayrağı asan, İngiltere’nin savaşta asla yenilmediğine ve yenilmeyeceğine inanan gerçek birer vatanseverdiler.