Söyleşileri, hakkında yazılanlar, hayatı hakkında daha da derin incelemeler sonrası geldim buraya.
“Grapon Kağıtları” okumam daha
sıcağı sıcağına duruken, “Ah’lar Ağacı”
ve “Pulbiberi Mahallesi” alıntılarının arasında mekik dokuduktan sonra geldim.
Bir şair, kaleminden akan mürekkeple kendisini, kağıdını, okurunu nasıl boğabilir?
Yaşam ona kapılarını erken mi kapatmıştır?
Yetmezmiş gibi her koşulda acımasız mı davranmıştır?
13 yaşına geldiğinde yıllardır süren güzel bir rüyadan uyanmış gibi acının ne demek olduğunu öğrenmiştir. Bir daha hiçbir zaman eskisi gibi olamayacağı gerçeğini, daha çocuk yaştayken tanıştığı ölüm ona açıkça göstermiştir.
Anne kaybı nedir bilemem, tahminlerim gerçekle uyuşamaz. Tahmine kalkışmak, bilmediğim konunun sorusuna cevap vermek üzere atlamak gibi gelir. Nankörümdür de annemi sevmek konusunda. Ne büyük küstahlık!
Anne kaybı, ne büyük bir acıdır ki bir kadını şairliğe sürüklemiş.
Geçmişin sızıları, tazeliği korunmuş haliyle bir bodrum katında, herkes uyuduktan sonra ağlayarak kağıda dökülmüş.
Şair olmak için değil, annesiyle konuşmak, yalnızlığını gidermek için yazmış durmuş. Bu yüzdendir ki her bir dize okunduğunda kalbi acıtıyor. Sahtelik yok. Saf acı dolu.
Tüm bunlar olmuş, olanlar ve henüz yaşanmayanlar bin kesik etkisi yaratan şekliyle sayfalarda kendine yer bulmuş.
‘Kendi acısıyla dalga geçen ve gülerek acı çeken bir kadın.’ olmuş.Ancak böyle yaşam denen koca çınarın dallarına tutunabilmiş.
Şiir denen, ona herkesten ve her şeyden çok özgürlük vaadeden efendinin yanında yöresinde yer almış ki iyi ki de yer almış.
2002’de Varlık Dergisi için Müjde Bilir’le
yaptığı söyleşide,
Çizgili olsun, buruşsun yüzü,/Şiirlerim için yaşlanma etkilerini geciktirici krem kullanmayacağım”
dizesi hatırlatılınca hemen açıklığa