Refik Halid'in 1 Nisan Şakası =)))
Sürgünde iken, bir keresinde, Halep kaynaklı bir haberle İstanbul'a kendisinin ölüm haberini ulaştırmıştı. «Refik Halid, Pehlivan Kadri ile birlikte Halep civarında Amik gölünde ördek avlarken, bir timsahın hücumu ile sandal devrilmiş, Refik Halid'le, Pehlivan Kadri yüzme bilmediklerinden sulara gömülmüşler, yüzerek sahile çıkan sandalcı, iki Türk'ün cesedini bir daha su üstünde görmediğini beyan etmiştir.» Bu haberi ilkin Halep'te yayınlanan (Doğruyol) gazetesi yazmış, daha sonra olaydan bütün İstanbul gazeteleri haberdar olmuştu. Ölüm haberi üzerine bu gazetelerde Karay'la ilgili biyografik bilgi, eserlerinin listesi, edebî ve siyasî kişiliği üzerine yazılar yayınlanmaya başlandı. Böylece, Refik Halid, hayatında, ölümünden sonra dost ve düşmanların ne diyeceğini bir Nisan şakası aracılığı ile öğrenmek olanağını bulmuştu. Bu olay dahi, onun şakacı, Galatasaray'lı, muzip -öğrenci kişiliğinin orta yaşlılığında da bütün yurdu aldatacak boyutta süregeldiğini göstermek bakımından ilginçtir. Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil
Denizin Canavarları - Lida Turpeinen
Lida Turpeinen’in Denizin Canavarları romanı, son zamanlarda okuduğum en sıra dışı ve zihnimi fazlasıyla açan kitaplardan biri oldu. Açıkçası elime alırken klasik bir kurgu bekliyordum ama karşılaştığım şey bilimle edebiyatın, biyoloji ve coğrafyanın iç içe geçtiği, inanılmaz derecede özgün ve katmanlı bir anlatıydı. Kitap temelde üç farklı bölüme ayrılıyor ve her birinde nesli tükenme tehlikesiyle yüzleşen ya da tamamen yok olan deniz canlılarının, onların peşindeki araştırmacıların izini sürüyoruz. Beni en çok etkileyen ve yeni bilgiler öğrenmemi sağlayan kısım ise doğa bilimci Steller ve Kaptan Bering’in o zorlu keşif gezisiyle başlayan bölüm oldu; ıssız bir adada hayatta kalma mücadelesi verirken o güne kadar varlığı bilinmeyen devasa bir deniz ineğini keşfetmeleri, ardından bu canlının trajik bir şekilde avlanarak insan eliyle yok ediliş süreci ve kemiklerinin yıllar sonra bir müzede birleştirilme hikayesi gerçekten çok sarsıcıydı. Sayfalar arasında gezinirken Linnaeus’un sınıflandırma sistemlerinden Darwin tartışmalarına, imparatorluk saraylarındaki kemik koleksiyonlarından mitolojik göndermelere kadar pek çok tarihi detayla karşılaşıyorsunuz; yazar tüm bunları hiç sıkmadan, adeta şiirsel ama bir o kadar da ayakları yere basan, çok gerçekçi bir dille aktarıyor. İnsanın merak duygusuyla doğayı nasıl aydınlattığını görürken, aynı zamanda o doymak bilmez hırsıyla canlıları nasıl yok ettiğine şahit olmak, en sonunda da nesli tükenen yüzlerce hayvana sunulan o sessiz saygı duruşunu hissetmek kitaba muazzam bir derinlik katmış. Hem edebi bir lezzet sunan hem de ufkumu genişleten, bittiğinde insanda doğaya karşı derin bir saygı ve hüzün bırakan bu farklı eseri kesinlikle listenize eklemelisiniz.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
burası benim için sadece bir oda değil; çocukluğumdan bugüne kadar benimle büyüyen, her bir rafını keyifle doldurduğum bir arkadaş. daha ortaokuldayken odamın bir duvarının kitaplıktan oluşmasını istemiştim, sağ olsun ailem de kırmadı ve bu şekilde bir miras büyütmeye başladım. kitaplığımın büyük bir bölümü genç kız edebiyatından oluşuyor çünkü benim kitap okuma serüvenim bu şekilde başladı, her ne kadar edebi değeri tartışma konusu olsa da bu kitaplar sayesinde okumaya alıştım ve kitaplara olan ilgim bu sayede başladı. bu yüzden benim için yerleri çok ayrı. böyle böyle edebiyat dünyasına giriş yapmış oldum ve ingiliz edebiyatı başta olmak üzere birçok türk ve dünya klasiğini yirmi yaşıma gelmeden okuma fırsatı buldum. umuyorum ki kitaplığım daha da genişler ve kitaplığımdaki okumadığım eserleri de bir an önce bitirme şansım olur. p.s: dün kitaplığımdaki okuduğum, okuyacağım ve yarım bıraktığım tüm eserleri buraya kaydettim. bu yüzden duygusallaşıp kendimi burada buldum <3
Unutulmuş Mektup: Edebiyatın Kaderini Değiştiren Hikâye Bu, yetim doğan küçük bir kızın hikâyesidir. Annesi Ferdinande, güzel ve soylu bir aileden gelen bir kadındı. Doğumdan sonra hayatını kaybetti. Yıl 1903’tü. Doğumlar hâlâ evde gerçekleşiyordu; ne para ne de toplumsal statü yaşamı garanti edebiliyordu. Marguerite, annesini hiç tanımadı. Belki bazen onu düşünürdü. Belki de düşünmezdi. Ama… insan hiç sahip olmadığı bir şeyi nasıl özlerdi ki? Fransa’nın kuzeyinde, görkemli bir villada babası ve büyükannesiyle birlikte büyüdü. İkisi de onu çok severdi. Marguerite, yaşıtlarına göre çok ileri, kitaplara düşkün bir çocuktu. Sekiz yaşında Racine ve Aristophanes’i yutuyordu adeta. On yaşında Latince, on iki yaşında ise Yunanca okuyordu. Bilgili ve şefkatli bir adam olan babası, her türlü merakını destekliyordu. Ama hayat, ne kadar öngörülemezse o kadar da acımasızdı. Birkaç yıl içinde Marguerite tamamen yalnız kaldı. Naziler Fransa’yı işgal etmişti. Hayatta kalmak için başka çaresi kalmayınca Amerika Birleşik Devletleri’ne kaçtı. Fransız edebiyatı ve sanat tarihi öğreterek — zor da olsa — yaşamını sürdürdü. Aralık 1948’de, savaş bitmişti. Yıllar önce İsviçre’de bir arkadaşında bıraktığı eski bir bavul kendisine ulaştı. İçinde aileye ait evraklar, unutulmuş belgeler… ve başka bir şey vardı. Bir mektup. “Sevgili Marco, bu sabah doktoruma gittim…” Marguerite, bunu yazdığını hatırlamıyordu. Marco da kimdi? Mektubu tekrar okuyunca her şey aydınlandı: Marco, Marcus Aurelius’tu ve mektubun yazarı, İmparator Hadrian’dı. Bu satırları yıllar önce, babasıyla yaptığı bir İtalya gezisinde Hadrianus Villası’nı ziyaret ettikten sonra yazmıştı. Bu metin, bir öykünün ilk kıvılcımıydı; uzun süre uykuda kalmıştı… ta ki o güne dek. Ve yıllar sonra şöyle yazacaktı: “O andan
Ömer Seyfettin ; * Milli Edebiyatın edebi öncülüğünü yapmıştır . Olay öykücülüğünün temsilcisidir. *Hikayeleri teknik açıdan zayıf. * olaylar ön plana çıkar. *Realizm akımı + askerlik yıllarındaki gözlemler +esaret hayatı. * ilk şiiri lane _ i garam * Tarhan, ayın ,sin takma adlarını kullanmıştır. * Çocukluk anılarının anlatıldığı kitapları: kaşağı ,and ,falaka, ilk namaz, gizli mabet * Tarih konuları ;başını vermeyen şehit pembe incili kaftan, forsa, vire, teke tek * uzun hikaye romanı Efruz bey kabul edilir . * uzun hikayeleri ; Efruz bey , yalnız efe , ashabı keyfimiz . *Tiyatrosu ; mahpuçluk imtihanı . * Ömer Seyfettin ,psikolojik tahlillere yer vermez . ‼️‼️‼️‼️
İllüzyon çağında kuklacılık ve kuklalar...
Bir düşünürün söyle bir sözü kalmış hatırımda, mealen diyordu ki:"...eski zamanlarda kuklacı da kukla da, kuklanın ipi de görünürdü seyirciye...", peki ya şimdi, kukla ortada ipi de görünmüyor kuklacı da...hatta kukla kendini öylesine kaptırmış ki, kukla olduğunu unutmuş giydirme şahsiyet kazanmış gibi...seyreden ise hiç birinin farkında değil !... Bu tespit ile giriş yaptık mevzuya, tam olarak içinde yaşadığımız "illüzyon çağının" ve modern insanın varoluşsal trajedisinin kalbine dokunuyoruz bu yazıda. Bahse konu sözün ruhundan ilham alarak, bu derin fikri ve ardındaki manzarayı şu şekilde devam ettirelim: Görünmez İplerin Çağı: Şahsiyet Sanrısı Eski zamanlarda seyirci, izlediği şeyin bir kurmaca olduğunu bilirdi. Kuklacı perdenin arkasındaydı, ipler bazen ışıkta parlardı; sahne ile hakikat arasında estetik bir mesafe vardı. Seyirci oyunu izler, hissesini alır ve evine dönerdi. Kukla da kukla olduğunu bilirdi, çünkü varlığı ancak o görünür iplerin gerilmesiyle can bulurdu. Ya şimdi? İpler o kadar inceldi, o kadar şeffaflaştı ki; artık onları görmek için göz değil, çok derin bir basiret ve şuur gerekiyor. Kuklacı sahnede değil, kuliste değil; bizzat kuklanın zihninin iç çeperlerine gizlenmiş durumda. Algoritmalarla, dayatılan modern paradigmalarla, konfor alanlarıyla ve sahte başarı illüzyonlarıyla örülmüş bu görünmez ipler, kuklaya yukarıdan aşağıya değil; içeriden dışarıya doğru hareket yaptırıyor. Kuklanın Trajedisi: "Giydirme Şahsiyet" En tehlikeli esaret, esir olduğunu bilmeyenlerin esaretidir. Bugünün insanı (modern kukla), kendisine sunulan hazır şablonları, düşünce kalıplarını, beğenileri ve hatta isyanları bile kendi hür iradesiyle seçtiğini zannediyor. Üzerine geçirilen kimliği, o "giydirme şahsiyeti" o kadar çok benimsiyor ki; aynaya baktığında bir