İnsanca, Pek İnsanca bir felsefe kitabı gibi başlamıyor; daha çok insanın kendiyle baş başa kaldığı bir iç konuşma gibi ilerliyor. Nietzsche bu kitapta bağırmıyor, vaaz vermiyor, kesin doğrular dayatmıyor. Aksine, yer yer neredeyse sessizleşerek sorular soruyor. Okurken insanın hissettiği ilk şey şu oluyor: Bu metin bana yukarıdan bakmıyor, beni karşısına alıyor.
Kitap aforizmalarla ilerlediği için bazı cümleler hızla geçerken bazıları zihinde uzun süre kalıyor. Hatta bazı sayfalar insanın kendi hayatıyla çarpışıyor. Nietzsche burada insanı idealleştirmiyor; tam tersine onu zaaflarıyla, korkularıyla, çelişkileriyle ele alıyor. “İnsan budur” demiyor, “insan böyle de olabilir” diyor. Bu da metni sert ama dürüst kılıyor.
İnsanca, Pek İnsanca’da en çok hissedilen şey, Nietzsche’nin düşünsel bir kırılma anında yazıyor olması. İnançlara, ahlaka, geleneklere ve mutlak doğrulara mesafeli duruşu, bir yıkma isteğinden çok bir ayıklama çabası gibi. Okurdan körü körüne inanmasını istemiyor; tam aksine şüphe etmesini, düşünmesini, hatta rahatsız olmasını bekliyor. Bu yüzden kitap konforlu değil ama sahici.
Nietzsche’nin insan doğasına yaklaşımı acımasız gibi görünse de aslında merhametsiz değil. İnsanı yüceltmediği için soğuk duruyor; fakat onu olduğu gibi kabul ettiği için gerçekçi. Bu kitapta insan, “iyi” ya da “kötü” olarak sınıflandırılmıyor. İnsan, insan olarak ele alınıyor: çıkarcı, korkak, cesur, bencil, yaratıcı, çelişkili. Hepsi bir arada.
Okurken fark edilen bir başka şey de şu: Nietzsche bu metni yazarken okuru ikna etmeye çalışmıyor. “Haklıyım” demiyor, “düşün” diyor. Bu da kitabı öğretici olmaktan çok dönüştürücü kılıyor. Okur, kitabı bitirdiğinde yeni bilgilerden çok yeni bakış açılarıyla kalıyor. Belki cevaplar değil ama daha iyi sorular edinmiş oluyor.
İnsanca,