Cansu Akbulut

Cansu Akbulut
@edebiyatadairalintilarim
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
Üniversite
Ankara
Ankara
15 okur puanı
Şubat 2026 tarihinde katıldı
Puan vermedi
Stefan Zweig, Kızıl adlı yapıtında kasvetli sonbahar havasında geçen bir üniversite öğrencisinin hiç tanıklık etmediği ve bilmediği bir yerde oda tutarak yeni hayatına başlamasındaki zorluklardan, acılardan ve yüklerden bahsederek kitaba giriş yapıyor. Bulunduğu kenti can atarcasına keşfetmek istese bile, yağmurlu hava koşulları bütün hevesini kaçırmıştı. Grileşen yerde; sıla gurbetiyle, donuk gülümseyle bakıyordu çevresinde olan biten her şeye… Burada kendisini aslında ait hissetmiyordu; bedeni bir odanın içindeydi fakat ruhu tam olarak oraya teslim olmamıştı. Çoğu zaman da böyle değil midir? Yabancılık hissettiğimiz yerde bulunmak zorunda olduğumuzda kolay kolay benimseyemez ve bir ayağımızı sürekli kapıya yakın tutarız. Böylesine sıkışmış bir ruh halindeyken “Kızıl” hastalığına yakalanan bir kızla tanışır Bertold Berger. Bu kızın durumu hiç iyi değildi, tutulduğu hastalık resmen çocuk hastalığıydı! Çekingen olan Berger, kızın iyileşmesi adına ve biraz olsun faydalı olabilmek adına kıza yardımcı olmak istemişti. Yaşadığı o kadar ruhsal bunalım içinde kendisine bile iyi gelemezken, yeni tanıdığı birisine yardımcı olmak istemişti. Romanın başında romanın kahramanının bunalımlı döngüsünü ele alan Stefan Zweig, sonralara doğru kendisinden daha kötü bir durumda olan bir roman kahramanıyla karşılaştırma yaparak, insanın kendine bile iyi gelemeyeceği dönemde başkasına iyi gelmeye çalışmasını ilmek ilmek romanına işlemişti. Sahiden Berger, bu kadar yük taşır vaziyetteyken hastalığa yakalanan kıza ne kadar iyi gelebilirdi? Bu eseri okurken kendimi ve şimdiye kadar yaşadığım olaylara istemeden ayna tuttum. Aslında yazar, okurun kendisine ayna tutan bir üslup ile metinini kaleme almıştı ve bu durum beni etkisi altına aldı. Esere başladığım gibi bitirmeme sebep oldu. Biçim
KızılStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202237bin okunma
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!

Cansu Akbulut

, bir kitabı okumaya başladı
Ayça Derin Karabulut
7.4/10 · 206 okunma
Puan vermedi
Sun Tzu Savaş Sanatı adlı eserinde, giriş sayfasından itibaren Hümanizm (İnsancıllık) akımının tanımıyla okura kapı aralıyor. Yazar, sadece savaşı anlatmakla kalmayıp insanı anlatıyor. Çünkü anlattığı her şey; strateji, sabır, zamanlama, güç gösterisi ve geri çekilmeden ibaret kavramlardan mevcut… Aslında bu kavramlarla hayatın ta kendisine değiniyor. Diğer bir başlıkta da Sun Tzu; Edebiyatın, milletler içinde sanatını icra edebilmesi için zihnimizi açıp büyük bir dirayetle ilerlememiz hakkında bize anekdotlar da veriyor. Eser, biçim ve üslup bakımından o kadar ustalıkla yazılmış ki, metinleri okuduğunuzda satırların arasında kaybolduğunuzu hissediyorsunuz. Bu yönüyle kitabı okuduğum da kalemini beğendiğim bir yazar olarak benim fazlasıyla ruhuma dokundu. Özetleyecek olursam farkındalık sağladığım başlıca sonuç yalnızca askerlik alanında olmayıp, kişisel gelişim alanında da stratejik fikirler sağlayan bir klasik kitaptır. Sun Tzu’nun: “Karşısındakini ve kendini bilen hiçbir savaşta tehlikeye düşmez.” Cümlesiyle satırlarımı noktalıyorum. :)
Savaş SanatıSun Tzu · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202649,6bin okunma
Puan vermedi
İnsanca, Pek İnsanca bir felsefe kitabı gibi başlamıyor; daha çok insanın kendiyle baş başa kaldığı bir iç konuşma gibi ilerliyor. Nietzsche bu kitapta bağırmıyor, vaaz vermiyor, kesin doğrular dayatmıyor. Aksine, yer yer neredeyse sessizleşerek sorular soruyor. Okurken insanın hissettiği ilk şey şu oluyor: Bu metin bana yukarıdan bakmıyor, beni karşısına alıyor. Kitap aforizmalarla ilerlediği için bazı cümleler hızla geçerken bazıları zihinde uzun süre kalıyor. Hatta bazı sayfalar insanın kendi hayatıyla çarpışıyor. Nietzsche burada insanı idealleştirmiyor; tam tersine onu zaaflarıyla, korkularıyla, çelişkileriyle ele alıyor. “İnsan budur” demiyor, “insan böyle de olabilir” diyor. Bu da metni sert ama dürüst kılıyor. İnsanca, Pek İnsanca’da en çok hissedilen şey, Nietzsche’nin düşünsel bir kırılma anında yazıyor olması. İnançlara, ahlaka, geleneklere ve mutlak doğrulara mesafeli duruşu, bir yıkma isteğinden çok bir ayıklama çabası gibi. Okurdan körü körüne inanmasını istemiyor; tam aksine şüphe etmesini, düşünmesini, hatta rahatsız olmasını bekliyor. Bu yüzden kitap konforlu değil ama sahici. Nietzsche’nin insan doğasına yaklaşımı acımasız gibi görünse de aslında merhametsiz değil. İnsanı yüceltmediği için soğuk duruyor; fakat onu olduğu gibi kabul ettiği için gerçekçi. Bu kitapta insan, “iyi” ya da “kötü” olarak sınıflandırılmıyor. İnsan, insan olarak ele alınıyor: çıkarcı, korkak, cesur, bencil, yaratıcı, çelişkili. Hepsi bir arada. Okurken fark edilen bir başka şey de şu: Nietzsche bu metni yazarken okuru ikna etmeye çalışmıyor. “Haklıyım” demiyor, “düşün” diyor. Bu da kitabı öğretici olmaktan çok dönüştürücü kılıyor. Okur, kitabı bitirdiğinde yeni bilgilerden çok yeni bakış açılarıyla kalıyor. Belki cevaplar değil ama daha iyi sorular edinmiş oluyor. İnsanca,
İnsanca, Pek İnsanca 1. KitapFriedrich Nietzsche · Say Yayınları · 20103,579 okunma
Puan vermedi
Beş Sevgi Dili, okurken insana “ben nerede duruyorum?” sorusunu sorduran bir kitap. İlk bakışta basit bir sınıflandırma sunuyormuş gibi görünse de sayfalar ilerledikçe mesele sadece ilişkiler değil, insanın sevgiyle kurduğu bağın dili oluyor. Kitabı okurken fark ettiğim şey şu oldu: Biz çoğu zaman seviyoruz ama karşı tarafa, onun anlayacağı şekilde sevdiğimizden emin değiliz. Chapman’ın temel iddiası, sevginin niyetle değil algıyla ilgili olduğu. Yani “ben seviyorum” demek, karşı taraf sevildiğini hissetmiyorsa yeterli değil. Bu düşünce, kitabı okurken insanın geçmiş ilişkilerine dönüp bakmasına neden oluyor. Kimine çok şey verdiğini düşünüyorsun ama aslında onun dilinde suskun kaldığını fark ediyorsun. Kimine ise “neden anlamıyor?” diye kızarken, aslında onun senden bambaşka bir şey beklediğini görüyorsun. Kitabın en çarpıcı tarafı, sevgi dillerini kesin sınırlarla ayırmaması. Herkesin tek bir dili yok; ama mutlaka daha baskın olanı var. Onay sözleriyle büyüyen birinin sessizlikten incinmesi, nitelikli zamana ihtiyaç duyan birinin kalabalık içinde yalnız hissetmesi ya da hizmet eylemleriyle sevildiğini hisseden birinin sözlerden çok davranış araması… Bunların hepsi günlük hayatta çok tanıdık ama çoğu zaman fark edilmeden geçilen durumlar. Benim için kitap, “karşımdakini nasıl sevmeliyim?”den çok “ben nasıl sevildiğimi hissediyorum?” sorusunu netleştirdi. Çünkü sevgi dili sadece vermekle ilgili değil; kabul edebilmekle de ilgili. Bazen biri sana elinden geleni yapıyordur ama senin ihtiyacın başka bir yerde duruyordur. Bu noktada kitap, suçlamayı değil anlamayı öneriyor. 5 Sevgi Dili, mucize vaat eden bir ilişki rehberi değil. İlişkileri kurtarmıyor, insanları da sihirli bir şekilde uyumlu hale getirmiyor. Ama şunu yapıyor: İnsanın kendi duygusal haritasını
Beş Sevgi DiliGary Chapman · Koridor Yayıncılık · 201212,5bin okunma