Size, ey bilmediğim, görmediğim kâri'ler,
Size ithâf' ile neşreyliyorum bunları ben,
Size ithaf ile; zîrâ, ne için ketmedeyim,
O sizin görmediğim, bilmediğim gözleriniz
Safha-i şi'rime ibzâl-i nigâh eylerken
Belki bir noktada birden durarak, velvelesiz
Gösterişsiz iki üç katrecik îsâr eyler...
Ben bu ümmîd ile teşyî'-i hayât etmedeyim.
Bütün bu cilveler insanı Cenâb-ı Peygamberin "El hayru fî mâ vaka' " (vuku bulanda hayır vardır) hadîsinin manasını nasıl da derin derin düşünmeğe sevkediyor!
İlm-i Nücûm'daki bilgisinin enginliğini bilenler gençliğinde, I. Cihân Harbi sırasında, bir gün Şeyh Murad Buhârî Dergahı'ndaki bir toplantıda Eşref Efendi Amca'ya Mustafa Kemal'in zâyiçesini çıkarıp âtîsini istihrâc etmesini ricâ etmişler. O da bu ricâyı kırmamış ve hemen oracıkta yaptığı hesaplar sonunda şu neticeye varmış:
"Eğer bu zât gönlünü mânâ âlemine çevirirse: Velî; eğer dünyaya çevirirse: Pâdişah makamına sahip olacaktır".
Abdülbaki Gölpınarlı da Attar Dükkânı'nın müdavimlerinden olduydu. Mustafa Ağabey (Mustafa Düzgünman) onun Arapça'ya ve Farsça'ya vukufunu, hafızasının kudretini ve müdekkikliğini çok takdir ederdi. Ancak, her ikisinin de pekçok değer hükmünde tamamen zıt oldukları yavaş yavaş ortaya çıkınca ve özellikle de Necmeddin Hoca'nın Toygartepe'deki evinin bahçesinde Necmeddin Hoca, Eşref Amca, Mustafa Ağabey, Necmeddin Hoca'nın oğlu Sâcid Ağabey, Ali Alparslan ve Abdükbaki Gölpınarlı'nın katıldıkları bir sohbet esnasında Abdülbaki Gölpınarlı'nın Şeyhü-l Ekber Muhyiddin İbn Arabî için: "O Şeyhü-l Ekber değil, Şeyhü-l Ekfer'dir (yani kâfirlerin şeyhidir)" iddiasında bulunması üzerine bu ahbablık hemen o anda, gürültülü bir biçimde ve de bıçakla kesilmiş gibi sona erdi.