Ma'lum olsun ki, insân-ı kâmilin ahvâli muhteliftir. Ba'zan nazarında hakikat ve ba'zan şerîat gâlib olur. Hakikat şerîata gâlib olduğu vakit, ferd zevc üzerine gâlib olur. Bunun için لو ظهرت الحقيقة لبطلت الشريعة ya'ni "Eğer hakikat zâhir olursa, elbette şerîat bâtıl olurdu" denilmiştir. Ve şerîat gâlib olduğu vakit, zevc ferd üzerine gâlib olur. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'te mezkûrdur ki, iki veliyy-i kâmil esnâ-yı seferde tavla oynamakta olan bir tâifeye tesadüf ederler. / Birisi derhal onlara muvafakatla oyun oynamağa başlar. Oyun bittikten sonra yollarına devam ederler. Bir müddet sonra yine tavla oynayan diğer bir cemâate tesadüf ederler. Bu defa evvelce tavla oynayan zât onlara hiddet edip "Niçin lehv ile meşğul oluyorsunuz?" diye itâb ederek oyunlarını bozar. Aralarında nizâ' zuhûr eder. Ba'dehû oradan ayrılıp yine yollarına devam ettikleri sırada, refiki evvelki ve sonraki hâlinden suâl eder. O zât-i şerif dahi cevâben der ki: "Nazar-i hakikatle baktığım vakit, iş evvelki gördüğün gibi olur. Ve nazar-i şeriatle baktığım vakit sonraki gibi olur." İşte bu zâtın evvelki hâli tevhid-i ferdâniyyetin galebesi ve ikincisi mağlubiyyeti hâlidir ki, bu mağlubiyyet hâlinde tevhid-i ahadiyyeti iltizâm etmiştir.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
..mu'teber olan şey, halifetullah olan Adem'in zâhiri değil, bâtınıdır. Melaikenin Adem'e secde ve ser-fürû ile mükellef olması, onun hakikatine nazarandır. Çeşm-i bâtını kör olan İblis Adem'in hakikatini göremediği için, Mûcid-i hakimi olan Allah Teâlâ hazretlerinin emrine muhalefetle tarîk-ı ubûdiyyet üzerinde yürüyemedi. Ucüb ve tekebbürü buna da mâni' oldu. Fakat Adem taştan ve topraktan bina olunan Ka'be'ye secde ile emr olunduğu vakit bu, gayrullaha secde olmakla, câiz değildir, demedi. Tarîk-ı ubûdiyyet üzerinde yürüyerek Ka'be'ye secde etti. Ve "Beni halife olarak yarattın; ve sıfat-ı semâniyye-i ilâhiyyenin mazharı kıldın. Ve cemâddan ibaret olan Ka'be'nin taayyünü ile benim taayyünüm arasında fark vardır. Ben a'lâyım o ednâdır. Niçin ona secde edeyim" diyerek serkeşlik etmedi. Zîrâ Adem bilir ki, Hak Teâlâ hazretleri Hakim'dir. Onun emrine karşı kıyâs sû'-i edebdir. Ubûdiyyet ancak emre imtisaldir.
ulemânın bazıları "İlmi, Allah'ın gayri için taleb ettik; ilim ibâ etti ve bizi ancak Allah'a reddeyledi" dedi. Ya'ni biz ilmi riyâsete nail olmak ve nâsa tefevvuk ederek bu sayede niam ve refah-ı dünyeviyyeye vâsıl olmak için istedik; ilim tahsil ettikçe bu maksad fevt oldu. Ve ilim bizi Allah'ın gayri olan bu maksada vusûlden imtina etti. Ve nihayet bizim elimizden tutup maksad-ı asli-i hilkat olan ma'rifetullâha sevk eyledi. Bu sözün sıdkı emsâl-i kesîresiyle zâhir ve bâhirdir. Nitekim hikmet, kimya, riyaziyye ve hey'et gibi ilimlerin mütehassısları ve mesâlik-i muhtelife erbabı, bu ulüm ve fünûnu teferrüd ve tahsil-i servet maksadıyla taallüme niyyet ettikleri halde, neticede mucid-i hakikiyi idrak ile vahdet-i vücudu tasdike mecbur kalmışlardır. Ve bu hâl mekr-i ilahinin en güzelindendir. Ve Allah Teâlâ mâkirlerin hayırlısıdır. Zirâ maksad-ı aslî olan ma'rifetullâhın gayrine niyyet şerrdir; ve şerre adem-i vusûl ise hayırdır. Ve şerre kasd olunduğu halde neticede hayır zuhuru mekr-i ilâhinin en güzel olan kısmındandır.