“Doğuştan Yalancı” iddialı bir başlıkla yola çıkan, yalan söyleme davranışını evrimsel, biyolojik, psikolojik ve toplumsal yönleriyle ele almayı hedefleyen bir kitap. İlk bakışta, insana dair evrensel bir davranışın kökenlerini sorgulayan, düşündürücü bir okuma sunacak izlenimi yaratıyor. Ancak kitap ilerledikçe, bu güçlü vaadin tutarlılık ve derinlik anlamında karşılık bulmakta zorlandığı görülüyor.
Başlangıç: Biyolojik Yalancılık Tezi ve İlk Sarsıntılar
Kitap, hayvanlar âleminden başlayarak yalanın doğaya içkin olduğunu öne sürüyor. Orkide örneği, şempanzelerin yiyecek saklama davranışı, bebeklerin yalancı ağlaması gibi örneklerle “yalan” davranışının doğuştan geldiği iddiası kurulmaya çalışılıyor. Ancak burada ciddi bir kavramsal sorun başlıyor:
Yalan, bilinçli bir niyeti, karşı tarafı yanıltma isteğini içerirken; bu örneklerin çoğunda niyet, bilinç ve sosyal bağlam eksik kalıyor.
Dolayısıyla “hayatta kalma stratejileri”ni doğrudan “yalan” olarak adlandırmak, kavramsal genişlemeyle birlikte indirgemeciliği de beraberinde getiriyor.
İkinci Bölüm ve Bebeklik Örnekleri: Öğrenilmişlik mi, Doğuştanlık mı?
Kitap, çocukların yalan söyleme eğilimlerine geçerken bu kez başka bir çelişkiye düşüyor:
Bir yandan yalanın doğuştan geldiği savunulurken, diğer yandan çocukların ceza tehdidi altında yalan söylemeyi öğrendiği yönünde örnekler sunuluyor.
Bu, kitabın kendi tezini zayıflattığı noktalardan biri. Eğer yalan davranışı çevresel koşullar altında gelişiyorsa, doğuştanlık iddiası savunmasız kalıyor.
Konfabülasyon ve Hafıza Üzerine: Parlak Fikir, Dağınık Anlatım
Kitabın konfabülasyon ve sahte anılarla ilgili bölümleri, Loftus’un deneyleri ve Ingram davası gibi güçlü örneklerle oldukça çarpıcı. Hafızanın güvenilmezliği ve kişinin kendi yalanına inanma ihtimali, yalanın