But I kind of kept chasing it anyway, like I was just going blindly in a certain direction and hoping for the best. I guess that makes you the North Star?
Herkese selam! Size çok tatlı bir kitabın yorumuyla geldim. Buzdaki Kız'ın kötülüğünden sonra bunu yazmak bana çok iyi gelecek.
Benimle Asla Tanışamayacaksın hepinizin gördüğü bir kitaptır. Birkaç sene önce çok patlamıştı ve ben de uzun bir süre okumak isteyip sonra yine vazgeçmiştim. Ama sonra iyi ki fikrimi değiştirip almışım ve okumuşum. Çünkü Moritz ve Ollie'nin hikayesi çok çok tatlı ve güzeldi.
Kitap Ollie ve Moritz'in birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşuyor. Şimdi, neden sadece mektuplar, neden bir süre sonra buluşmamışlar ki falan diye merak ediyor olabilirsiniz o yüzden hemen bombayı patlatayım. Çünkü Ollie'nin elektriğe alerjisi var. Evet, bildiğimiz elektriğe ve elektrikli çalışan her şeye: Televizyon, telefon, buhar makinesi... Bu yüzden ormanda annesiyle birlikte yaşadığı evden asla çıkmıyor. (tabii ormana falan çıkıyor) Peki neden Moritz'le buluşamıyor sonuçta annesiyle yaşayabiliyorsa Moritz de evine gelebilir? Ama gelemez çünkü Moritz'in de yaşamaya devam edebilmesi için kalbindeki pile ihtiyacı var. Yani evet, Moritz bir nevi elektrikle çalışıyor. Ve Moritz'in bir problemi daha var ama spoi olup olmadığından emin olamadığım için onu yazmayacağım.
Yani, işte bu sebeplerden ötürü Ollie ve Moritz asla birbirleriyle gerçek manada tanışamazlar. Kitabın ismi de buradan geliyor. Ve bu bazen dayanılmaz oluyor, yeter artık, lütfen buluşsunlar falan diyorsunuz ki benim bu konuda ne kadar sabırsız olduğumu az çok biliyorsunuzdur ama yine de birbirlerine yazdığı mektuplar, birbirlerinin hikayelerini dinlemeleri, tavsiye vermeye çalışmaları o kadar güzel ki ben bile bir arada olmadıklarını unutabiliyordum.
Ve Ollie ve Moritz aralarındaki iki yaşın da etkisiyle (ki bu detay HARİKAAAA) birbirinden o kadar farklılar ki, yani bu durumu daha eğlenceli bir hale
Evet, iki hafta (ya da üç mü?) sonra nihayet incelemeyi yazabiliyorum. Bundan bilerek kaçındım çünkü Kaplumbağa Kabuğunda Dünya'yı sevdiğimi anlatmak benim için gerçekten zor olacaktı çünkü başlarda sevmediğimi düşünüyordum ki bunu da baya bir belirtmiştim.
John Green'in karakterleri benim için hep kahraman gibi oldular. Yani en sevdiğim kitabından örnek vermem gerekecek olursa, Alaska'nın Peşinde mesela. Miles şu kitaplardaki 'ezik' çocuktu ama Culver Creek'te Alaska ve Albay'la tanıştığında hayatı değişiyordu, Büyük Belki'sini buluyordu. Çoğu insan hayalindeki şeyleri okuyordu ve ben John Green'i okurken içimde yeşeren o hayali büyüleyici hisse alışıktım. O hisse bayılıyordum.
Ama bu kitabı okurken o his yoktu. Umduğumu bulamamıştım ve bu benim için tabii ki kötüydü çünkü John Green bana gerçeklikten kaçış sağlıyordu. Oysa bu kitap gerçekti ve okumak eğlenceli değildi. Belki çoğu kitabından daha güzel alıntılar vardı ama Miles'ın Büyük Belkisi gibi etkilemiyordu beni çünkü o Büyük Belki'ydi. Büyük Belki'nin peşinde Miles vardı ve onu keşfedecekti. Oysa burada düşüncelerinde boğulan bir kız vardı ve keşfedilecek hiçbir şey yoktu ve ben onu okudum.
Yani karşılaştırma yapmadan nasıl anlatabileceğimi tam bilmiyorum, sadece, bu kitapta macera yoktu. Quentin gibi sevdiği kızın peşine takılıp hayatının macerasını yaşayan ya da Miles gibi Büyük Belki'sinin peşinden koşup hayat defterine mükemmel anılar kaydeden karakterler yoktu. Bu yüzden kitaba bu beklentiyle başlamayın.
Burada kişisel sorunlarına gömülmüş ve istese bile ondan kurtulamayan bir kız, en yakın arkadaşı Daisy, geçmişinden kalan bir çocuk David ve normal John Green kitaplarında olsa yaşanabilecek ama Aza'nın problemleri yüzünden havada asılı kalmış bir dava vardı.
Kitabı okurken çoğu zaman sıkıldım. Aza