Umutsuz şarkılarla avutulduğum yeter. Göğsümde bir yanardağ kıvranıyor Rüveyda. Yaraları kapandıkça kanıyor Rüveyda. Sen sevda yüklü bulut, göklerimin sahibi saklıyorum içimde seni bir tufan gibi. Bu ağıdı öldüğün için söylemiyorum. Sen ölmedin Rüveyda. At vuruldu; ben öldüm. Her hamlesi bir tabut şimdi bakışlarının. Yıkayıp kefenledin; mehtabına gömüldüm. Her iklime kanatlı bir haberci salsınlar. Çağır aşıklarını; namazımı kılsınlar. Duysun âlem ateşin taşı erittiğini. Bu illetin taşları bile çürüttüğünü. Gün olur da, ayrılık yumağı çözülür mü? Bergüzarım ayaklar altında ezilir mı? Rüveyda, görür müyüm yeşil ufuklarını. Yoksa hep bu kabirde kalır mıyım Rüveyda.
Adını söylemek istemiyorum. Her hecesi bir amansız kor dudaklarımda, her harfine yıllardır şimşeklerle yarıştım, zindanlara karıştım ölümlerle tanıştım. Adını söylemek istemiyorum. Rüveyda dediğim zaman, anla ki, senin için yürüyor kelimeler, çığlığımın atardamarlarından. Şimdi sular köpürmemeliydi Rüveyda. Kırılmamalıydı ıslak dalları hasret selvilerinin. Ben zehire alışkınım, şerbete değil. Rüyalar nefret eder avare duruşumdan, kabuslar çeker ancak derdimi yeryüzünde, sen gün boyu simsiyah bir ufukla beraber, ben her gece Mehdi türküsüyle çilekeş. Yargılamak için zeval kayıtlarını, inkılab bekliyorum. Şimdi yıldızlardan bakamıyorsun, göklerinde bir belkıs otururdu Rüveyda. Binlerce gökkuşağı olurdu kirpiklerin, güneş bir anne gibi dururdu başucunda. Artık dokunamıyor kâkülün bulutlara. Karalara bürünmüş saçlarında dolunay. Ben bu kadar zulme layık mıyım Rüveyda. Hangi ressamı vurur bilmem, endamın. Sarar da benliğimi, ben beni tanımam kaldırımlarda. Kafesleri yutan kafese doğru, alaca bir at koşar içimde, zamansız, mekansız, nefese doğru.
Bugün kalbim
Bir bezirgan kalbi gibi çarpıyor
Rüzgâr yine sabırsız
Bulutlar nihan yine
Yağmur, yalnızlığına dokunuyor gecenin
Yıldızlı bir bahçenin
Eşiğinde şiirler yazıyorum
Orman söndürüyor, nehir yakıyor
Samanyolu gözlerime akıyor