Kitap daha ilk sayfalardan itibaren seni “hadi bakalım klasik bir hikâye okuyacağız” havasından çıkarıp, yavaş yavaş başka bir yere götürüyor. Ama öyle büyük büyük laflarla değil… sanki sokakta yürürken biri yanına yaklaşıp sana hayatı anlatıyormuş gibi.
Kitabın en güzel tarafı şu: hem komik, hem acı. Hem güldürüyor, hem bir anda durup “lan ben ne yaşıyorum” dedirtiyor. Çünkü Kaymaz’ın yaptığı şey şu; insanın en basit halini alıyor, onu hem mizahın içine koyuyor hem de varoluşun ortasına bırakıyor. Bir bakıyorsun köpeklerden bahsediyor, bir bakıyorsun insanın içindeki karanlık tarafı tokat gibi yüzüne vuruyor.
Bu kitap düz dünyacılık meselesini öyle bilimsel falan tartışmıyor zaten. Asıl olay başka. Burada “düz dünya” fikri daha çok bir metafor gibi. Yani insanlar gerçekten dünyayı düz sanıyor mu değil mi kısmı değil mesele… insanlar zaten kafasının içindeki dünyada yaşıyor. Herkesin gerçeği ayrı. Kimisi inatla saçma bir şeye tutunuyor, kimisi gerçeği görse bile görmemeyi seçiyor. İşte kitap bunu çok iyi anlatıyor.
Sezgin Kaymaz’ın dili aşırı güçlü. Ama böyle ağır edebiyat kasıntısı gibi değil. Tam tersine çok doğal, çok içten. Bazen bir cümleyle kahkaha attırıyor, bazen aynı sayfada insanın boğazı düğümleniyor. Bence bu, kolay bir iş değil. Çünkü mizahı da dramı da aynı potada eritip okuyucuya yedirmek büyük ustalık.
Kitaptaki karakterler de öyle süs olsun diye yazılmış tipler değil. Hepsi gerçek hayattan fırlamış gibi. Her birinin bir yarası var, bir tuhaflığı var, bir eksikliği var. Zaten insan dediğin de öyle değil mi? Dışarıdan normal gibi durur ama içinde fırtına kopar. Kitap bunu anlatıyor.
Herkese keyifli okumalar dilerim