Tezer Özlü’yle ilk kez bu kitabı aracılığıyla tanıştım.
Bir alıntı sayesinde dikkatimi çekmişti ve o andan itibaren içeriğinin karamsar olacağını az çok tahmin ediyordum. Ama karamsarlık bir yana oldukça rahatsız edici bir deneyimdi benim için. Kitap klasik anlamda bir olay örgüsüne sahip değil. Sayfalar ilerledikçe kendimi sanki eski bir fotoğraf albümüne bakıyor gibi hissettim. Her sayfa bir anıya ve her satır geçmişin bastırılamayan bir yankısına ağırlıyor bizi. Çocuklukta açılmış yaralar, büyüdükçe derinleşen kaos, ölüm düşüncesi, yalnızlık ve içsel bir hesaplaşma. Kendimi durmadan beni içine çeken bir girdabın içinde hissettim. Benim okuma zevkime çok hitap etmedi.
Yazarın önceki kitaplarını da okumuş biri olarak, her yeni eserinde gelişimine tanıklık etmek çok güzel. Bu kitap ise akıcı kurgusu ve olağandışı konusuyla öne çıktı benim için. Zaman yolculuğunu (ama sıradan bir zaman yolculuğu değil) evrim, bilinç, özgür irade, farkındalık ve uyanış temaları etrafında ustaca harmanlamış. Sıkılmadan okudum, son bölümlere geldiğimde karakterlerle nefes alıyor gibiydim. Harika bir eserdi.