Bu eser, hepimizin içindeki o hiç büyümeyen, sadece susmak zorunda kalan çocuğun hikâyesi. Kitap, 25 kuruşluk çekirdeklerin mutluluk sayıldığı o masum sokak aralarından başlayıp, annesinin trajik kaybıyla bir gecede “büyük” olmak zorunda kalan sekiz yaşındaki Serdar’ın dünyasına davet ediyor bizi. Yazar, çocukluğun o hesapsız kahkahalarını, teknolojiyle değil samimiyetle kurulan bağları öyle güzel hatırlatıyor ki, okurken ister istemez kendi kaybettiğimiz masumiyetimizi ve hayatın ne zaman bu kadar “stratejik” bir hale geldiğini sorguluyoruz.
Eserin en can yakıcı yanı, Serdar’ın annesinin yokluğuyla baş başa kalması değil, o yokluğun içine örülen kimsesizlik ve suistimal döngüsü. Bir mutfak kaşığıyla kapıları açmaya çalışan o küçük elin, ilerleyen yıllarda üvey anne şiddeti, babasının ilgisizliği ve yanlış arkadaşlıkların getirdiği karanlık yollara (hırsızlık, kötü alışkanlıklar) uzanışını izlemek insanın kalbini sıkıştırıyor. Serdar’ın annesinin mezarı başında “Bir daha ağlamayacağım anne” diye verdiği o söz, aslında hayata karşı kuşanılmış en hüzünlü zırhın sembolü haline geliyor. “Annesiz ev, çatısız ev gibidir” diyen yazar, fırtınalarda nasıl yıkılmadığını değil, her darbede nasıl biraz daha eksildiğini samimiyetle döküyor sayfalara.
Genel olarak şunu söyleyebilirim. Bu bir “başarı” öyküsü değil, bir “tutunma” destanı. Yazar, yaşadığı her travmayı, yediği her tokadı ve kaybettiği her sevdiceğini (annesi, ardından babası) bir güç kaynağına dönüştürmeye çalışırken, okuyucusuna şu soruyu miras bırakıyor: “Büyümek ilerlemek miydi, yoksa eksilmek mi?”. Eğer hayatın sizi kırdığı yerleri görmeye ve o yaraların üzerine bir miktar umut serpmeye ihtiyacınız varsa, Serdar’ın bu sarsıcı ve dürüst yolculuğuna mutlaka eşlik etmelisiniz.
Sizce bir çocuğun hayata karşı en