"-Nasıl, sanmıyor muydunuz? Halbuki bunu bilmeniz gerekirdi. Ne çılgınca bir mutluluk içinde yüzdüğümü size daha o gün söylemiştim... Bir kere teklifimi reddetmemiştiniz... Sonra her gün size daha çok sokuluyorum zannediyordum... O Pazar gününü akşama kadar burada, sizin yanınızda geçirecektim. Bu mutluluğun içinde, o darbenin ne acıklı bir etkisi olacağını nasıl düşünmüyorsunuz? Mektubunuz gece geç vakit geldi... Zarfın üzerinde yazınızı tanıdım, kalbim deli gibi hopladı! Kendi kendime, Evlenme teklifim kabul edildi!' diye sevindim. Çılgınca koşarak zarfı açtım... Bir yıldırım gelseydi, yemin ederim ki bu kadar yakmaz, bu kadar parçalamazdı! Ezilmiş, hurdahaş bir vücut, adeta bir ceset gibi oraya düştüm. Sabaha kadar kımıldayamadım... İfade o kadar kesin, o kadar soğuktu ki her şeyin ümitsizce yıkıldığını sormaya, ricaya olanak olmadığını anlıyordum... Günlerce kendimi toplayamadım... Fakat sonunda bir gün, büyük bir isyanla sarsıldım! Bu davranışların nedeni neydi? Benim bir suçum mu vardı? Bu mektupta yalnız bir ret cevabı değil, aynı zamanda müthiş bir de hakaret vardı... Buna layık olmak için ben bir şey yapmış mıydım? Neden sormak, açıklama istemek benim için elbette bir haktı... İşte buraya bu kuvvetle geldim... Halbuki buraya geleli işte beş gündür, ne krizler içinde çırpındığımı düşünseniz... Pek az zaman önce, o kadar ümit ve mutlulukla gelip gittiğim bu sevimli köşke, kaç yüz, ah kaç yüz kere yöneldim... Önce, şiddetle öç almak hırsıyla hareket ediyordum... Fakat yaklaştıkça kalbimde, ruhumda bir gevşeklik, bir zaaf ortaya çıkıyor, size karış, hürmetimin, aşkımın, ibadetimin etkisi altında, bir çocuk gibi çaresiz, bir çocuk gibi zavallı, sonunda kapıya kadar geldiğim zaman, şikâyet etmek, haykırmak değil, yalvarmak, yalnız yalvarmak ihtiyacıyla kalıyordum...