Yaşadığımız hayat bize mi ait?
6/10
·240 syf.··
2026 37. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 03 Haziran 2026 09:11
İnsan ve "Herkes": Ben Gerçekten Ben miyim, Yoksa "Elâlem" miyim? Kitabı eline alıp sayfaları karıştırmaya başladığında Ortega aslında yüzümüze tek bir tokat gibi soru çarpıyor: "Ben gerçekten ben miyim, yoksa bana öğretilmiş, önüme hazır konulmuş bir hayatı mı yaşıyorum?". Kitabın kapağı bile o kadar muazzam düşünülmüş ki, konuşma yetisiyle doğduğumuzu sanırken aslında kulağımıza fısıldanan o hazır sesleri toplum içinde nasıl tükettiğimizi simgeliyor. Ortega’nın felsefesi aslında çok sarsıcı ve bir o kadar da içimizi burkan bir gerçekle başlıyor: İnsan hayatı, en dip katmanında radikal bir biçimde yalnızdır. Kendi hayatını senin yerine kimse yaşayamaz, acını kimse çekemez. Ama ne yapıyoruz? Dış dünyanın o gürültüsünden korktuğumuz için hemen o kalabalığa, yani o meşhur "Herkes"e sığınıyoruz. "Böyle Giyinilir, Böyle Konuşulur!": Herkes Tiranlığı İşte tam burada kitabın o can alıcı sosyolojik eleştirisi devreye giriyor. Toplum dediğimiz şey, bir araya gelmiş bilinçli ve tatlı insanların oluşturduğu organik bir bütün değil; aksine ruhsuz, anonim ve mekanik bir baskı aygıtı. Bu aygıtın adı: "Herkes". "Ay dert etme, böyle giyinilir." "Bu işler böyle yapılır." "Müşteriyle/Hocayla böyle konuşulur." Peki, kim koyuyor bu kuralları? Cevap yok: "Herkes" işte! Ortega, bu "Herkes" kavramını otantikliği, yani senin o biricik, eşsiz benliğini ezen isimmsiz bir tiran olarak görüyor. Tıpkı görsellerdeki o yaratıcı ressam örneği gibi; sırf para kazanmak ya da o isimsiz kalabalık beğensin diye kendi ilhamını bırakıp sıradan portreler üretmek, ruhunu o "Herkes"e kurban etmektir. Düşünmeden, sorgulamadan yaşadığımızda başkalarının hazır fikirleriyle hareket edip kendimizden uzağa fırlatılıyoruz. Toplum resmen dört dörtlük bir "insan üretme makinesi" gibi çalışıp hepimizi
İnsan ve ''Herkes''José Ortega y Gasset · Metis Yayınları · 2007479 okunma
Puan vermedi·360 syf.··
2026 8. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 30 Mayıs 2026 08:40
Anna Burns’ün Sütçü kitabını elime ilk aldığımda, beni nasıl bir girdabın içine çekeceğinden tamamen habersizdim. Hani bazı kitaplar vardır, ilk sayfadan itibaren size tanıdık bir hikaye anlatmaz da sizi hiç bilmediğiniz, havası bile farklı bir odada yalnız bırakır ya; Sütçü tam olarak öyle bir kitap. ​Kitabı okurken hissettiğim ilk şey derin bir klostrofobi duygusuydu. Hikaye, adı konulmamış ama her köşesinden baskı, çatışma ve barut kokusu sızan bir şehirde geçiyor. En garip ve sarsıcı olanı ise kitaptaki neredeyse hiçbir şeyin adının olmaması. Karakterlerin isimleri yok; "ortanca kız kardeş", "ilk enişte", "koşan çocuk" ya da kitaba adını veren o tekinsiz figür: "Sütçü". Yazar bu tercihiyle aslında bize şunu söylüyor: Bu baskıcı dünyada birey olmanın, bir isme sahip olmanın hiçbir önemi yok. Önemli olan tek şey, o devasa topluluğun dişlilerine uyum sağlayıp sağlamadığın. ​Başkahramanımız, yürürken 19. yüzyıl romanları okuyan 18 yaşında bir genç kız. Sırf bu yüzden, yani sırf toplumun geri kalanından biraz farklı bir ritimde yaşadığı, kafasını kaldırıp etraftaki o kasvetli gerçeğe bakmak yerine kitaplara sığındığı için bir anda "tuhaf" ilan ediliyor. İşte romanın kalbi tam burada atıyor: Dedikodunun, mahalle baskısının ve "Elalem ne der?" cenderesinin bir insanı nasıl yavaş yavaş nefessiz bıraktığını o kadar saf ve çıplak bir şekilde görüyorsunuz ki... ​Sütçü adındaki o nüfuzlu, karanlık adamın genç kızı adım adım takip etmesi, onun hayatına sinsice sızması fiziksel bir şiddet içermiyor belki ama psikolojik olarak yarattığı o tekinsiz hava insanı oturduğu yerde geriyor. İşin acı tarafı, kızın başına gelen bu taciz ve baskı, çevresi tarafından "Zaten o da yürürken kitap okuyordu, dikkat çekiyordu" denilerek normalleştiriliyor. ​Sütçü'yü
SütçüAnna Burns · İthaki Yayınları · 2020521 okunma
Reklam
Puan vermedi·144 syf.··
2026 37. kitabı
Kitapta psikolog ile sohbet olsa da çok hoşuma gitti bu yazı türü ve hiç de sıkmadı. Hikayenin konusu ilk başta tanıdığımız Mehmet; işini gücünü bilen, çalışkan, iyimser ve akıllı bir insandı. Fakat evlendikten sonraki diğer Mehmet eşine bağımlı, onsuz bir şey yapamayan, o taşındığı yeni yerden ordaki dili öğrenememesi, korkak ve tutsak hale gelen biridir. Kitapta göç algısı, kimlik kaybı, toplumun düşüncelerinden çıkamayan birinin iç sesleri, elalem ne der algısı, olayın gerçek hikayeden uyarlandığı için en azından bana göre sürükleyiciydi.
DepersonalizeErtuğrul Taş · Eflatun Kitaplar · 20265 okunma
Ah Charlie üzümlü kekim...
Puan vermedi·325 syf.··
2026 11. kitabı
·
17 günde okudu
·
Okunma: 23 Mayıs 2026 00:06
Kitaptaki karakterimiz Charlie düşük zekalı bir birey ve tek dileği akıllı olup arkadaşlarının konuştuğu konularda fikir sahibi olmak onlarla sohbet etmek. Tabiri caizse sihirli değnek Charlie'ye dokunuyor. Bir deneyin parçası oluyor ve bir ameliyatla o üstün akla giden merdivenleri bir çırpıda çıkıyor. Tabi inişi de aynı hızla oluyor. Charlie deneye bağlı olarak IQ seviyesi arttıkça ailesiyle ilgili anıları hatırlamaya başlıyor. Charlie'nin Annesinin bu özel durumunu bir türlü kabul etmeyip akıllı olacak diye baskı uygulaması ve en sonunda diğer çocuğu zarar görmesin diye onu evden göndermesi. Ahh yıkıldım...Karakterimizin akıllı olacağım çabasının altında kesinlikle annesinin Charlie küçükken yaptığı akıllı olacaksın baskısı var. Annesinin de komşular neder kaygısı var. Elalem duvarına Charlie dolaylı da olsa çarpıyor. "Bende bir insanım deneyden öncede insandım" Deney sahibi ekibin Charlieyi bir proje olarak görmesi onun bir insan olduğu detayını atlamaları Charlieyi hem kızdırdı hem de üzdü. Charlie her zaman bir birey! Peki toplum IQ olarak geride olan insanları ne kadar birey olarak görüyor? Kitabın sonuna doğru Charlie'nin kelimelerinde bozulmaların başladığını görmek bana Charlie'nin Charlie'yi kazandığını mı yoksa Charlie'yi sonsuza dek kaybettiğini mi düşündürdü . Yanıt hangisi olursa olsun bu durum beni üzdü. Charlie'nin IQ seviyesi düşerken de akıllı kalmak için daha çok kitap okuma isteği ve çabası ah Charlie üzümlü kekim dedirtti. Umarım Charlie çok mutlusundur ve bir yerlerde gülmeyi başarabiliyorsundur. Algernon'un ölmesine de çok üzüldüm. Onun ölmesi Charlieyi ölmeden öldürdü. Mezarına çiçekler bırakması ve bizden de bunu istemesi Charlie sen dünyanın en masum kalbine sahipsin.Charlie'nin ve Algernon'un hikayesi kalbimde
Algernon'a ÇiçeklerDaniel Keyes · Koridor Yayıncılık · 202536,3bin okunma
Puan vermedi·112 syf.··
2026 46. kitabı
·
23 saatte okudu
·
Okunma: 22 Mayıs 2026 10:45
Seray Şahiner.. Ülkemizin kadınını, kadınların erkek egemen toplumdan çektiği eziyeti sen gibi anlatan kaç yazar vardır ki? Ve canım anne Leyla; ne çektin be Leyla. Ya öleceksin, ya öldüreceksin; sonunda başka seçenek kalmadı ki sana. Doğduğundan doğurana kadar herkes bastı geçti üzerine de kimse seni görmedi, insan yerine koymadı. Sonunda kimse yokmuş gibi yaşamayı öğrendi. “Seyirciler hep olur. Önceler utanırdım “Elaleme rezil oluyoruz.” diye. Asıl elalem bana rezil oluyor. Görüp de görmeyerek.” “Hani evlilik hayali kuran kızlar var ya, ben onların aklına sıçayım. Benim en büyük hayalim boşanmak.”
AntabusSeray Şahiner · Can Yayınları · 20145,3bin okunma
Depersonalize
Puan vermedi·144 syf.··
2026 14. kitabı
Kitabın dili oldukça akıcı. Hızlıca bitirdim. Vakanın soru cevap şeklinde gitmesi, sonunda psikolog gözüyle yorumlanmasını da ayrıca beğendim. Herşey bir sonuca bağlanmış oldu. Olayın gerçek bir hikayeye dayanması özellikle Türkiye’de öne çıkan “elalem neder” olgusunu çok güzel işlemiş. Ben burda göç kısmını sadece kişinin yaşadığı kimlik kaybında bir neden olarak gördüm. Asıl sorun kişinin geldiği yerin çok küçük olması, yeni ülkede dili öğrenememesi, karısı ne yaparsa yapsın boyun eğmesi ve kendi anlatımıyla onu “yola getirmeyi” kendine misyon edinmesi olarak görünüyor. Zaten sorunlu bir kadınla evliyken kendi ruh halide hastalık kısmına evriliyor. Sonunda da yine bu halden çıkabildiğini düşünmüyorum. Tedavisi yine orada devam ediyor. Türkiye’ye asla dönmeyi düşünmüyor. Çünkü ona göre baba evine kadın döner.
DepersonalizeErtuğrul Taş · Eflatun Kitaplar · 20265 okunma
Reklam
Reklam