Anna Burns’ün Sütçü kitabını elime ilk aldığımda, beni nasıl bir girdabın içine çekeceğinden tamamen habersizdim. Hani bazı kitaplar vardır, ilk sayfadan itibaren size tanıdık bir hikaye anlatmaz da sizi hiç bilmediğiniz, havası bile farklı bir odada yalnız bırakır ya; Sütçü tam olarak öyle bir kitap.
Kitabı okurken hissettiğim ilk şey derin bir klostrofobi duygusuydu. Hikaye, adı konulmamış ama her köşesinden baskı, çatışma ve barut kokusu sızan bir şehirde geçiyor. En garip ve sarsıcı olanı ise kitaptaki neredeyse hiçbir şeyin adının olmaması. Karakterlerin isimleri yok; "ortanca kız kardeş", "ilk enişte", "koşan çocuk" ya da kitaba adını veren o tekinsiz figür: "Sütçü". Yazar bu tercihiyle aslında bize şunu söylüyor: Bu baskıcı dünyada birey olmanın, bir isme sahip olmanın hiçbir önemi yok. Önemli olan tek şey, o devasa topluluğun dişlilerine uyum sağlayıp sağlamadığın.
Başkahramanımız, yürürken 19. yüzyıl romanları okuyan 18 yaşında bir genç kız. Sırf bu yüzden, yani sırf toplumun geri kalanından biraz farklı bir ritimde yaşadığı, kafasını kaldırıp etraftaki o kasvetli gerçeğe bakmak yerine kitaplara sığındığı için bir anda "tuhaf" ilan ediliyor. İşte romanın kalbi tam burada atıyor: Dedikodunun, mahalle baskısının ve "Elalem ne der?" cenderesinin bir insanı nasıl yavaş yavaş nefessiz bıraktığını o kadar saf ve çıplak bir şekilde görüyorsunuz ki...
Sütçü adındaki o nüfuzlu, karanlık adamın genç kızı adım adım takip etmesi, onun hayatına sinsice sızması fiziksel bir şiddet içermiyor belki ama psikolojik olarak yarattığı o tekinsiz hava insanı oturduğu yerde geriyor. İşin acı tarafı, kızın başına gelen bu taciz ve baskı, çevresi tarafından "Zaten o da yürürken kitap okuyordu, dikkat çekiyordu" denilerek normalleştiriliyor.
Sütçü'yü