Otel odalarında yalnızlıktan bunaldığı, içinde her şeyin kötüye gideceğine ilişkin temelsiz bir korku belirdiği zamanlarda, İstanbul'da sahaf önlerindeki yığınlardan zevkle seçtiği ya da büyük kitapçılardan aldığı, yola çıkmadan önce çantasına attığı, hemen başlayıp bir türlü bitiremediği kitaplardan birini alır, genellikle başucu lambası bulunmayan berbat odalarda, tavandan sarkan ampulün çiğ ışığında, yazıyla yaratılmış insanların ruhlarında birikenleri okurken, az sonra okumaktan uzaklaştığını, gözleri kitabın satırlarını takip ettiği halde, aklının başka yerlerde gezindiğini fark ederdi Ersin. Bazen okuduğu romanda, hikâyede yer alan önemsiz bir kişiye takılırdı. Takıldığı kişinin metne girme nedeninin bir tek cümleden ibaret olduğunu görür, herkesin hayatının doğru söylenmiş bir cümleye sığabileceğini düşünürdü.
Şimdi kendi cümlesini arıyordu: hayattan beklediği şeyleri elde ettiği anda hepsinin budalaca olduğunu anlamış, yalnız bir adam... Belki. Bir cümle olabilir miydi bir hayatı değerli kılan? Yoksa, tek cümleye sığdırılmış hayat çok mu boştu? Hayatın nesi doğruydu, nesi yanlış? Ya da bu türden soruları sormak doğru muydu? Neden soruyordu bunları?