Bazı hikâyeler kılıç sesleriyle başlar, bazıları ise bir hanın loş köşesinde, sönmeye yüz tutmuş bir ateşin başında fısıldanır. Rüzgârın Adı, ikincisini seçer.
Kote isimli, sessiz ve sıradan görünen bir hancı, Yoltaşı Hanı’nı işletmektedir. Günleri tekrarla, geceleri suskunlukla geçer. Ta ki bir gün hanına gelen bir Tarihçi, bu silik adamın aslında efsanelerde adı şarkılara karışmış Kvothe olduğunu anlayana dek. Israrlar, şüpheler ve tereddütler arasında Kvothe sonunda konuşmayı kabul eder. Üç gün boyunca, kendi hikâyesini anlatacak; Tarihçi ise bu efsaneyi kâğıda dökecektir. Böylece okur, bir kahramanın değil, bir zamanlar kahraman olmuş bir adamın hatıralarına davet edilir.
Ve hikâye başlar.
Rüzgârın Adı’nın en büyük kusuru, vaat ettiği fırtınayı sürekli ertelemesidir. Kitap, tehlikeyi ima eder ama çoğu zaman onu yaşatmaz. Gerilim vardır; fakat bu gerilim keskin bir bıçak gibi değil, uzun süre elde tutulan bir gölge gibidir. Aksiyon seven okur için bu gölge, bir noktadan sonra sabır sınavına dönüşür.
Kvothe’un hikâyesi ise fazlasıyla kontrollüdür. Zekâsı, yetenekleri ve başarıları o kadar özenle parlatılır ki, onun gerçekten düşebileceğine inanmak zorlaşır. Yaşadığı acılar vardır elbette; fakat bu acılar çoğu zaman çamura batmaz, kanatmaz, rahatsız etmez. Yoksulluk şiirseldir, travma estetiktir, kayıp bile güzeldir. Bu da hikâyenin karanlığını yumuşatır, dişlerini köreltir.
Bir diğer önemli eksik, romanın kendi içinde tamamlanmış hissettirmemesidir. Rüzgârın Adı, güçlü bir doruk noktası sunmaktan çok, uzun bir hazırlık metni gibidir. Okur yüzlerce sayfa boyunca bir şeye yaklaşır; fakat o şey bu kitapta tam anlamıyla gerçekleşmez. Bu da hikâyeyi, etkileyici ama eksik bir girişe dönüştürür.
Ve nihayet, dil… Rothfuss’un dili büyülüdür; fakat zaman zaman