Mem çaresiz insanlardan uzağa giderdi,
Derin nehirle hemdert olurdu...
Ey benim gözyaşlarım gibi dökülen nehir
Ey aşıklar gibi sabırsız ve sükunetsiz nehir
Sabırsız, kararsız ve sükunetsizsin
Yoksa sen de benim gibi deli misin?
Senin için hiçbir karar kılmak yok
Galiba senin de gönlünde bir yar var
Her an senin de hatrına ne gelir?
Ki böyle Cizre’nin yanıbaşında coşuyorsun?
Eğer bu şehirse senin sevgilin
İşte elde etmişsin arzunu
Her zaman koynundadır bu konaklar
Kollarını dolamışsın gerdanına
Hâlâ Allah’tan korkmuyorsun da
Her gün binlerce şükretmiyorsun da
Bunca feryad figan ediyorsun
Artık ne murad istiyorsun?
Boş yere niye feryad ediyorsun?
Avare avare Bağdat diyarına gidiyorsun
Ben ağlarsam, inlersem eğer
Ben ölürsem sızlarsam eğer
Her ne yaparsam ben revadır
Benim için mantıklı yol, yok olmaktır...
“Yüreğimi, kaygıyla dönüşümü bekleyeceği bir ağaç gölgesinde bıraktım ve yürüdüm; durmadan yürüdüm. Güneş yüzümü ve ellerimi yaktı. Tozlu, uzun ve sessiz pek çok yol aştım. (...) O sırada rastladım Acımasız Adamlar’a. Çok daha acıklı bir yaşam için çarpan, acılı bir yüreğe sahip adamlara. Başkalarına da kendilerine de acıma nedir bilmeyen adamlara. Öykülerini gördüm, işittim, yaşadım. Üzgün döndüm, beni kaygıyla aynı ağacın gölgesinde bekleyen yüreğimi aradım. Acımasız Adamlar’ın öyküsünü anlatmaya karar verdim. Bu öyküyü ne mürekkeple yazıyorum ne de kanla. Gezginliklerimin tozunda eriyip giden, acılarımın ve yorgunluklarımın terinden yararlanıyorum yalnızca.”