Gerek dış gerekse iç gerçeklikten kaynaklanan duygularımızın asli görevi bize ne olmak ve nasıl yaşamak istediğimizi, yani değer ve ideallerimizi göstermektir. Duygularımızın bu yönünü iyi anlar ve onları iyi değerlendirirsek hayatımızı genellikle olumlu yönde etkileyip geliştirirler.
Duygunun görevini gündelik yaşamımızdaki uyarı veya alarm sistemlerinin işlevine benzetmiştik. Ortamda zehirli gazın olduğu bir durumu düşünelim ve şöyle soralım: Bize zehirli gaz mı zarar verir, yoksa alarmın sesi ve parlayan ışığı mı? Tabii ki zehirli gaz zarar verir. Aynı şekilde, korktuğumuz bir durumda da bize korku değil, olup bitenler zarar verir. Kafamıza atılan bir taş, bir arabanın bize çarpması ya da kalp damarımızın tıkanması gibi...
Korku, eğer gerçekçiyse, bu gerçekliğe ilişkin haberi ileten bir habercidir sadece. Bize haberi getiren postacı değil, kötü haberin kendisi zarar verir.
Şimdi şu soruya cevap arayalım: Duygular her zaman sağlıklı ve işe yarar mıdır? Her zaman bizi iyi yönde mi etkilerler? Eğer duyguları iyi anlar ve değerlendirebilirsek bu soruya rahatlıkla "evet" diye cevap verebiliriz. Fakat duyguyu iyi değerlendiremiyor ve yanlış konumlandırıyorsak, işaret ettiği şeyle değil de duygunun kendisiyle uğraşıyorsak ya da otomatik bir şekilde o duygunun karşılık geldiği davranışı gerçekleştiriyorsak, yani korkunca kaçıyor, üzülünce geri çekiliyor, kızınca saldırıyorsak, o zaman bu sorunun cevabı maalesef "hayır" olur. Ancak bu durumda da sorunun nedeni bizzat duyguların kendisi değil, bizim o duyguyla olan ilişkimizdir. Çünkü duyguların kendi başlarına zarar verici özellikleri yoktur. İster dış dünyadan ister iç dünyamızdan kaynaklansınlar, bu böyledir. Biz ancak o duygusal tepkimizi yanlış değerlendirip uygunsuz davrandığımızda o davranışlarımıza bağlı olarak zarar görebiliriz.