Elif Naz

Puan vermedi·69 syf.··
2026 9. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 01 Mart 2026 11:08
Olağanüstü Bir Gece, yüzeyde bir gecede değişen bir adamın hikâyesi gibi görünse de, okurken bende daha çok ahlaki bir çöküş ve güç arayışı hissi uyandırdı. Başlangıçta karşımızda hayattan kopuk, kimseyi önemsemeyen, hiçbir şeyden etkilenmeyen bir adam var. Bu kadar duyarsız birinin bir anda heyecan arayışıyla at yarışına gitmesi bile başlı başına bir boşluk göstergesi. Ama asıl kırılma, ihtiyacı olmadığı hâlde bir adamın düşürdüğü parayı almasıyla başlıyor. Kimse görmediği için bunu yapabilmesi ve bundan haz duyması açıkçası beni en çok rahatsız eden noktalardan biriydi. Çünkü burada ihtiyaç değil, tamamen “yapabiliyorum” hissi var. Güç hissi. Kadın ile yaşanan o bakışmalar, sonrasında kendini üstün görmeye başlaması, “ben seni zaten istemiyorum” tavrı… Bunlar da aslında içindeki o kibri gösteriyor. Parayı geri vermek yerine gidip bahse yatırması ve kazanması ise ahlaki olarak çöküşün devamı gibi. Zaten boş bir hayat yaşayan birinin, bu boşluğun üzerine bir de bilinçli bir kötülük eklemesi söz konusu. Yakalanma ihtimali doğduğunda parayı teklif ederek susmalarını sağlaması da bana bir arınmadan çok bir pazarlık gibi geldi. “Beni şikayet edebilirdi ama etmedi” derken bile hâlâ kendini merkeze koyuyor. Parayı verdiğine şaşırdıklarını söylemesi ve onların özür diler gibi konuşmalarından etkilenmesi, hâlâ kendini üstün konumda gördüğünü düşündürdü bana. Yani yaptığı kötülükten çok, karşı tarafın tavrı ilgisini çekiyor. Sonrasında fakirlere para dağıtması kısmında evet, bir empati kırıntısı var. Ama burada da tamamen saf bir vicdan uyanışı gördüm mü, emin değilim. Bana biraz güç gösterisi gibi geldi. Önceden de parası vardı ama hayatı görmüyordu. Şimdi hem dış dünyayı fark ediyor hem de parasının sağladığı etkiyi keşfediyor. İnsanların ona bakışı, takdiri, şaşkınlığı…
Olağanüstü Bir GeceStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2023171,6bin okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
10/10
·276 syf.··
Beğendi
·
2026 8. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 25 Şubat 2026 15:18
SPOILER!!! Kardeşimin Hikâyesi, okurken beni bu kadar şoka sokan çok az kitap olmuştur. Yaklaşık on günde okuyup bitirdim ama bu, kitabın yavaş ilerlemesinden değil; aksine her sayfasında insanı şaşırtmasından kaynaklanıyor. İlk sayfasından son sayfasına kadar elimden düşmedi. Sürekli “şimdi ne olacak?” duygusuyla okudum ve en son sayfada bile hâlâ şaşırıyordum. Duygusal olarak bana her şeyi çok güçlü bir şekilde yaşatan, gerçekten muhteşem bir kitaptı. Roman, bir yandan işlenen bir cinayeti adım adım ilerletirken, diğer yandan Ahmet Arslan’ın hayat hikâyesini anlatıyor. Bu iki anlatıyı aynı anda yürütüp, karakterleri bu kadar derinlikli bir şekilde işleyip sonunda her şeyi ortak bir noktada birleştirmek inanılmaz etkileyiciydi. Ahmet Arslan’ın kızına olan bağlılığı, onu hayatında tutma çabası, yaşadığı ilişki boşlukları ve geçmiş travmaları yavaş yavaş açılıyor. Okur olarak hem cinayetin peşinden gidiyorsun hem de bir insanın ruhunun içine giriyorsun. Kitapta beni en çok etkileyen noktalardan biri, Ahmet Arslan’ın insanlarla kuramadığı fiziksel ve duygusal temas oldu. Yaşadığı bazı olaylardan sonra kimseye dokunamayan bir adam hâline geliyor. Sevgi ve sarılma ihtiyacını bir insandan değil, bir makineden karşılamaya çalışması çok çarpıcıydı. Sarılma makinesi, onun yalnızlığının ve duygusal açlığının somut hâli gibiydi. Teselliyi orada araması ve sonunda o makinenin “kucağında” ölmesi, kitabın en sarsıcı anlarından biriydi. Ayrıca romanın sonunda okuru aktif olarak işin içine katan, bölümlerden harfler çıkararak gerçeğe ulaşma fikri çok yaratıcıydı. Polisiye bir merakla ilerlerken bir anda edebi bir oyunun içine giriyorsun. Ahmet Arslan’ın zihni yerine geldikçe yaşadığı duygu karmaşası, bunalımlar ve iç çatışmalar da çok gerçekçi yansıtılmış. Kısacası, Kardeşimin
Kardeşimin HikayesiZülfü Livaneli · İnkılap Kitabevi · 2024126,4bin okunma
Puan vermedi·405 syf.··
2026 7. kitabı
·
29 günde okudu
·
Okunma: 16 Şubat 2026 22:16
SPOILER !!! Uğultulu Tepeler, benim için aşk romanı olmaktan çok, hırsın ve intikam duygusunun insanı nasıl tükettiğini anlatan yorucu bir hikâyeydi. Heathcliff karakteri, neredeyse tamamen intikam hırsından ibaret. Hayatında ne sevgiye ne aşka gerçek anlamda yer var; her şey, küçüklüğünden beri hor görülmüş olmasının öcünü almaya dayanıyor. Evet, yaşadıkları onu bu noktaya getirmiş olabilir ama bu, yaptığı kötülükleri haklı çıkarmıyor. Heathcliff, kendisine yapılanları affetmek yerine aynı kötülüğü başkalarına aktarıyor. Kendi çocuğunu bile sevgiyle değil, hırsla büyütüyor. Catherine’in kızıyla oğlunu evlendirmek istemesi bir “birliktelik” arzusundan değil, mirası ele geçirme isteğinden kaynaklanıyor. Bu noktada kötülüğün sadece Heathcliff’te kalmadığını, onun yetiştirdiği çocuğa da geçtiğini görüyoruz. Catherine karakterleri de bu hırs döngüsünün bir parçası. Heathcliff’in âşık olduğu Catherine, onu sevdiğini söylemesine rağmen Edgar’la evleniyor; çünkü statü, para ve rahat bir hayat istiyor. Evliyken bile Heathcliff’i düşünmesi, eşine karşı onu savunması ilişkilerin ne kadar sağlıksız ve bencilce kurulduğunu gösteriyor. Kitaptaki ikinci Catherine de benzer şekilde egolu, alaycı ve çıkarcı bir tavır sergiliyor; özellikle Hareton’a karşı sergilediği küçümseyici tutum çok rahatsız edici. Heathcliff’in Catherine’in mezarını açtırması ise aşk değil, takıntı ve hırsın ulaştığı uç nokta gibi. Onu kaybetmiş olmayı bile bir suçlama aracına dönüştürüyor. Yanındayken de mutlu değil, uzaktayken de. Hayatındaki bu bitmeyen öfke, onu sonunda tamamen tüketiyor. Belki gerçekten Catherine’i görmeye başlaması, halüsinasyonlar yaşaması bu tükenişin bir sonucu. Ölümü bile huzurlu bir son gibi gelmiyor. Bu hikâyede bana en çok Edgar’a yazık geldi. Sessiz, daha masum bir karakter
Uğultulu TepelerEmily Brontë · Martı Yayınları · 201257,8bin okunma
10/10
·183 syf.··
Beğendi
·
2026 6. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 19 Ocak 2026 17:45
SPOILER!!!!!! Şeker Portakalı, beni gerçekten derinden etkileyen kitaplardan biri oldu. O kadar beğendim ki okurken şunu düşündüm: Bu kitap bir yetişkin tarafından yazılmış olsa bile, sanki gerçekten bir çocuk tarafından anlatılıyor gibiydi. Zezé’nin dili, düşünce biçimi, hayata bakışı inanılmaz gerçekçi. Onu okurken bir hikâye değil, bir çocuğun iç sesini dinliyormuş gibi hissettim. Bu kadar güçlü bir çocuk anlatısıyla karşılaşmak çok etkileyiciydi. Kitap son derece akıcı ilerliyor. Bir sayfayı okurken diğerini merak ettim; çok kısa sürede bitirdim. Ama bu hız, hikâyenin hafifliğinden değil, aksine insanı içine çeken ağırlığından geliyor. Zezé’nin hayatı inanılmaz yürek burkucu. Küçük yaşta büyümek zorunda kalan, çocuk olmasına izin verilmeyen bir çocuk görüyoruz. Yaşadığı şiddet, özellikle ailesinden gördüğü fiziksel şiddet, hiçbir şekilde hak edilebilecek bir şey değil. Evet, yaramaz bir çocuktu ama her şeyden önce bir çocuktu. Kemikleri kırılacakmış gibi dövülmesi, sevgi ve şefkat yerine korkuyla büyütülmesi insanın içini acıtıyor. Zezé’nin bu hâle gelmesinin en büyük nedeni, sevgi ve şefkatten mahrum bırakılması. Hayatında gerçek anlamda sevildiğini hissettiği yerlerin başında portakal ağacı geliyor. Onunla kurduğu bağ aslında tamamen zihninde yaşadığı bir sığınak; kendine ait, güvenli bir alan. Ama gerçek hayatta ona şefkat gösteren tek kişi Portuga, yani Portekizli adam. Portuga, Zezé’nin sevgiyi öğrendiği, değer gördüğü tek yetişkin. Bu yüzden onun ölümü, hikâyenin en yıkıcı noktası oluyor. Zezé, hayatta ilk kez sevildiği yerden kırılıyor ve bu kayıp, onun dünyasını tamamen altüst ediyor. Zezé’nin hayatında değer verdiği insan sayısı çok az: Ablası Glória, öğretmeni ve Portuga. Sanki sadece onlar için yaşıyor, sadece onların sevgisini hak ettiğine inanıyor.
Şeker PortakalıJosé Mauro de Vasconcelos · Can Yayınları · 2022275bin okunma
Puan vermedi·190 syf.··
2026 5. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 17 Ocak 2026 13:01
SPOILER !!! Paulo Coelho’nun Simyacı adlı kitabını çok fazla tavsiye edildiği için büyük bir hevesle okumaya başladım. Zaten kitaplarımı genelde öneriler üzerinden seçiyorum ve bu kitap da çevremde “mutlaka okunmalı” denilenlerden biriydi. Okumaya başladığımda gerçekten çok akıcı bir dili olduğunu fark ettim. Yazım tarzı yormuyor, hikâye hızlı ilerliyor ve bu yüzden kitabı kısa sürede bitirebildim. Kitabın başında insanda bir heyecan yaratılıyor: bir hazine arayışı, bir yolculuk fikri. Ancak ilerledikçe asıl anlatılmak istenenin hazineye ulaşmak değil, o yolda öğrenilenler olduğu netleşiyor. Sabır, vazgeçmemek, yola güvenmek, geride bırakılan şeylerin aslında kayıp değil öğretici olması gibi mesajlar veriliyor. Santiago’nun yol boyunca pişmanlık duymadan ilerlemesi, bıraktıklarının yerine yeni deneyimler koyabilmesi ve karşılaştığı insanlardan bir şeyler öğrenmesi kitabın güçlü yanlarından biri. Buna rağmen kitabın sonu benim için pek anlamlı değildi. Santiago’nun hazineyi ararken hiçbir şey bulamaması, dövülmesi ve sonra geri dönmesi kafamı karıştırdı. Simyacının aslında onun geri döneceğini baştan biliyor olması, hatta bu duruma gülmesi bana garip geldi. Sonrasında hazineyi en başta başladığı yerde bulması da “yol önemliydi” mesajını güçlendirse de, hikâyesel olarak beni tatmin etmedi. Bazı noktalar zihnimde tam oturmadı. Kitabın genel havası ise bana fazlasıyla ruhani geldi. Santiago’nun rüzgârla, çölle, kumlarla, güneşle konuşması; rüzgâra dönüşme isteği ve “Tanrı’nın eli” fikri açıkçası bana çok hitap etmedi. Anlatılmak isteneni anladığımı düşünüyorum ama bu anlatım biçimiyle bağ kuramadım. Bu yüzden kitap bittiğinde “evet, ne oldu şimdi?” hissiyle kaldım. Bende güçlü bir iz bırakmadı. Genel olarak Simyacı’yı abartıldığı kadar etkileyici bulmadım. Okudum,
SimyacıPaulo Coelho · Can Yayınları · 2024246,4bin okunma