SPOILER!!!!!!
Şeker Portakalı, beni gerçekten derinden etkileyen kitaplardan biri oldu. O kadar beğendim ki okurken şunu düşündüm: Bu kitap bir yetişkin tarafından yazılmış olsa bile, sanki gerçekten bir çocuk tarafından anlatılıyor gibiydi. Zezé’nin dili, düşünce biçimi, hayata bakışı inanılmaz gerçekçi. Onu okurken bir hikâye değil, bir çocuğun iç sesini dinliyormuş gibi hissettim. Bu kadar güçlü bir çocuk anlatısıyla karşılaşmak çok etkileyiciydi.
Kitap son derece akıcı ilerliyor. Bir sayfayı okurken diğerini merak ettim; çok kısa sürede bitirdim. Ama bu hız, hikâyenin hafifliğinden değil, aksine insanı içine çeken ağırlığından geliyor. Zezé’nin hayatı inanılmaz yürek burkucu. Küçük yaşta büyümek zorunda kalan, çocuk olmasına izin verilmeyen bir çocuk görüyoruz. Yaşadığı şiddet, özellikle ailesinden gördüğü fiziksel şiddet, hiçbir şekilde hak edilebilecek bir şey değil. Evet, yaramaz bir çocuktu ama her şeyden önce bir çocuktu. Kemikleri kırılacakmış gibi dövülmesi, sevgi ve şefkat yerine korkuyla büyütülmesi insanın içini acıtıyor.
Zezé’nin bu hâle gelmesinin en büyük nedeni, sevgi ve şefkatten mahrum bırakılması. Hayatında gerçek anlamda sevildiğini hissettiği yerlerin başında portakal ağacı geliyor. Onunla kurduğu bağ aslında tamamen zihninde yaşadığı bir sığınak; kendine ait, güvenli bir alan. Ama gerçek hayatta ona şefkat gösteren tek kişi Portuga, yani Portekizli adam. Portuga, Zezé’nin sevgiyi öğrendiği, değer gördüğü tek yetişkin. Bu yüzden onun ölümü, hikâyenin en yıkıcı noktası oluyor. Zezé, hayatta ilk kez sevildiği yerden kırılıyor ve bu kayıp, onun dünyasını tamamen altüst ediyor.
Zezé’nin hayatında değer verdiği insan sayısı çok az: Ablası Glória, öğretmeni ve Portuga. Sanki sadece onlar için yaşıyor, sadece onların sevgisini hak ettiğine inanıyor.