Çocukken bana hep 'yaşına göre olgun bir kız' derlerdi. Hep en büyük bendim, benden küçüklere örnek olmak zorundaydım, okulda başarılı olmak zorundaydım. Yanlışlık, yaramazlık, afacanlık ya pamazdım. Konuşmaya başlar başlamaz, düzgün cümlelerle, Anadolu'da geziyor olmamıza rağmen İstanbul Türkçesiyle konuşuyordum. Böyle bir çocukluğun ardından ergenliğimle birlikte denge bozuldu. Çünkü büyük bir ihmal, unutulan bir şey vardı: SEVGİ!
Ne bileyim, adını koyamadığım o kadar çok yanlış var ki bana doğurmamı değil ölmemi, öldürmemi söylüyor. Belki bunu iflah olmaz bir inatçı olduğum için söylüyor olabilirim ama böyle düşünüyorum işte! Yaşamak bu kadar dürüst olmamayı gerektiriyorsa ben oynamıyorum!
Savundukları şeylere karşı değildim, ben de düzenden şikayetçiydim. Deniz'in resmine bakıp "Aşk olsun çocuk, aşk olsun" derken benim de gözlerim doluyor, marş söylerken benim de yüreğim kabarıyordu. Ama daha kendi kişilikleriyle sorunları olan, kompleksleriyle başa çıkamayan bu insanların emek, halk, devrim derken süphanekeyi okuyan yedi yaşındaki bir veletten pek farkları kalmıyor, birbirlerinden özeleştiri falan istedikleri o ciddi tartışmalarda "benim babam senin baban" kavgası yapan çocukları andırıyorlardı. Ne kadar pembe bakmaya çalışırsam çalışayım, ne kadar görmemezlikten gelirsem geleyim onlar mastürbasyon yapıyorlardı. Dişe dokunur bir şeyler yapamıyor, daha önemlisi yıkamıyorlardı. En çirkin durum ise onların da paraya tapması, onların da birbirlerini sömürmesiydi.