Şimdi geriye dönüp baktığımda onu bu denli güzel kılanın ruhu olduğunu görebiliyorum, sanki ait olduğu yerde değildi ve yolunu kaybedip bu dünyaya gelmişti.
Kendisinin bile bunun farkında olduğundan emin değildim, o ruh bu sıradan hayatta boğulmuyor muydu? Bir de anlam veremediğim bir hüznü vardı, sanki gözlerinin içine baksam her duyguyu ustalıkla saklar ama acıyı bir tokat gibi insanın suratına çarpardı. Ne yaşamıştı?
Hüznü bu dünyaya, yaşadıklarına da ait değil gibiydi, ruhu kaybolduğunun farkında gibiydi. O hüzün bana gizemli geldi.
Kaos arttı.
Onu yok etmek istedim, sonra yok etmek istediğim ruha dokunmak istedim. Dudaklarım ellerimin öldürmek istediği bedeni keşfetmek istedi, onu arzuladım ama durmalıydım. İçimdeki iyilik onun karşısında hiç olmadığı kadar güçlüydü, kötülükse iyiliğin karşısında büyüdü.
Kaos arttı.
Başlangıç nefret ve kıvılcım büyüklüğünde bir meraktı; onu bir yangın takip etti, zaman geçti, yangın sönmedi ama nefret neredeydi?
Bir gece o ruhun kaybolduğu için değil de bir arayış için bu dünyaya geldiğini hissettim; o gece, uykunun derinliklerindeyken yüzünü boynumun girintisine sakladığı geceydi. Sanki ait olduğu yeri bulmuş gibiydi.
Kaos arttı.
İçimdeki savaş kırıp dökmeye başladı, hem onu hem beni. Bırakmak istedim, gitmesini ve beni kötü bir anı olarak hatırlamasını istedim ama o karşımda durdu ve bana bir mucizeymişim gibi baktı. Bu mümkün olamazdı, olmamalıydı. Onu avuçlarıma aldım, paramparça ettim ama sonra kıyamadım, o parçaları tek tek topladım. Parçalarını topladığım için bana minnetle baktı.