Zaman riyakârdı, gündüzleri insana her şeyin yolunda olduğunu düşündürüyordu ama soluduğumuz havaya gece sızınca bütün perdeler kalkıyordu, tüm hisler düşüncelerin üzerine devriliyordu.
"Filmin hangi noktasına ben dâhil oluyorum?"
"O evdeki akvaryum," diye karşılık verdi.
"Akvaryum mu?"
"O akvaryumu yıllarca kimse temizlememiş," dedi parmaklarını dudaklarımdan çekmeden. Sadece ikimizin duyabileceği kadar kısık sesle konuşuyordu. "Balıklar alışmışlar öyle yaşamaya. Sonra biri geliyor eve, oraya ait olmayan bir yabancı... Akvaryumu öyle görünce balıkları bu halde yaşamaya terk eden ev sahiplerine kızıyor ve bir gün o akvaryumu temizliyor. Sonra ne oldu, biliyor musun?"
"Ne oldu?" diye sordum içime gecenin en acımasız duyguları çökerken.
"Balıklar öldü." Dudaklarım belli belirsiz aralandı, hafif bir şaşkınlıkla ona baktım. Ediz sözlerine devam etti: "Temiz bir akvaryum, temiz bir su. Anlatabiliyor muyum? Henüz yaşın küçük, belki bunu anlayamazsın. Ama seni besleyen şey her neyse, o elinden alındığında bir hiçsin. Acı. Sen acıya muhtaçsın küçüğüm."
Hani insan bir yara alır da onu sıcağı sıcağına hissedemez, acıya tanınan süre dolduğunda yaranın farkına varırdı ya, işte onun gibi bir şeydi bu. Şu an yaşananların şokunu henüz atlatamamış, bariz gerçeğe henüz ulaşamamıştım.