Şahmeran’ın bedeninde taşıdığı zehir, bir kalbin atışlarını sömürecek, bir ruhu hiçliğe gömecek kadar güçlüydü ama bulunduğu bedene, Şahmeran’a zarar veremiyordu. Gerçek daha keskindi, daha yoğundu, ciğerleri kurutacak kadar taze olan o zehirden daha güçlüydü. Şahmeran sevdiği adamı özgür bıraktığında asırlardır kendi bedeninde taşımasına rağmen pay alamadığı ölümün gerçek tarafından, daha doğrusu aşk tarafından ruhuna işleneceğinin farkındaydı.
Bir söz istemişti Tahmasp’tan; özlediği hayatı tekrar solumaya başladığında, hangi sebeple olursa olsun başka insanlarla beraber suya girmeyecekti. Su mürekkep, Tahmasp ise ölüm fermanının işleneceği, yıpranmış bir kâğıt olacaktı. Söz verdi Tahmasp ama verdiği sözü somutlaştıran kelimeler dudaklarından dökülürken bile ihaneti haber veren birer elçiden başka bir şey değildi.
Ve ihanet, bedeninde zehri taşıdığı gibi şifayı da taşıyan Şahmeran’ın kapısını en acımasız haliyle çaldığında onu öldüremeyen zehir gibi şifası da acısı karşısında yetersiz kalmıştı. Aşkı uğruna ölümü en iyi şekilde ağırlayan Şahmeran’ın aksine Tahmasp, özlediği ailesi için sevdiği kadının gözlerindeki ışığı kurban etmişti.
Şahmeran’ın kanıyla birlikte bütün kelimeler de akıp gitmişçesine hikâyenin devamında ne olduğunu kimse bilmiyordu. Belki Tahmasp’ın yaşadığı pişmanlık satırlara sığamayacak kadar büyüktü, belki de acının insanı içine çeken cazibesi bu kadarına ihtiyaç duymuştu. Sebebi ne olursa olsun asırların sırtlanıp günümüze kadar getirdiği bütün hikâyelerin özünde fedakârlık yok muydu?