“...çünkü dipte her zaman bir şeyler kalır, ne bileyim... bir ağırlık, şurada, göğsün üstünde! Ama ne yapalım, yazgı böyle, yiyip bitirmemeliyiz kendimizi, ölenle ölemeyiz..."
Gene de boyun eğdi: Güzelim giysisini, tabanı döşemenin kaygan cilasında sararmış olan saten iskarpinlerini saygıyla konsola yerleştirdi. Yüreği de onlar gibiydi; zenginliğin dokunuşundan sonra, bir daha silinmeyecek bir şey yerleşmişti üzerine.
Böylece, bu balonun anısı belleğinden çıkmaz oldu Emma’nın. Her çarşamba, uyanınca, “Ah! sekiz gün önce... on beş gün önce... üç hafta önce, oradaydım!” diyordu içinden. Yavaş yavaş yüzler belleğinde birbirlerine karıştı, kadril havalarını unuttu; özel giysileri, odaları gözlerinin önünde iyice canlandıramaz oldu; kimi ayrıntılar silindi, ama içindeki özlem hep kaldı.
“Bir türlü durulmak bilmeyen ruhlar vardır, bilmez misiniz? Birbiri ardından düş ve eylem isterler, en arı tutkular, en azgın zevkler isterler, böylece her çeşit hevese, her çeşit çılgınlığa atılır insan."
O zamanlar, adamı öldürmese yaşayamazmış gibi gelmişti. Bugünse, kıskançlık ateşi sönmüştü, dayanılmaz yakıcılığını duymuyordu artık; döktüğü onca kan, damarlarında akan kanı da katılaştırmışçasına, bir uyuşukluk içindeydi, bu cinayetin çok da gerekli olmadığını düşünmeye başlamıştı. “Bütün bunlar öldürme zahmetine katlanmaya değer miydi?” diye sorar olmuştu kendi kendine. Yine de pişmanlık değildi hissettiği, olsa olsa hayal kırıklığıydı; insanların mutlu olmak için sık sık itiraf edilmeyecek şeyler yapıp yine de mutlu olamayışlarına benziyordu bu.