Pascal, "evrenin sessizliği" karşısında dehşete düşmüş ve Hegel açıkçası, konuşulamayan şeyin düpedüz sahte olduğunu, sessizliğin üstesinden gelinmesi gereken bir eksiklik olduğunu hissetmiştir. Hem Schopenhauer hem de Nietzsche, diğerleri gibi sessizlik karşıtı
Hegel'den ayrılarak, yalnızlığın değerini bir önkoşul olarak vurgulamışlardır. Sessizlik aracılığıyla erişilebilir olan sadece doğal dünya değildir.
Tanrı ilk önce sessizliği yarattı: tam, yekpare, bütün. Tüm yaratıklar -erkek, kadın, hayvan, böcek, kuş ve balık- bu sessizlikle beraber mutlu bir şekilde hayat sürdüler ta ki bir gün erkek ve kadın birlikte yere uzanıp kendi aralarında ilk sözcüğü yaratana dek. Bu durum Tanrı'nın çok gücüne gitti ve sözcük torbasını öfkeyle dünyanın üzerine silkeleyip, evrenini sözcük yağmuruna tuttu. Tanrının sözcük hazinesi tüm yaratıkların üzerine sağanak gibi yağdı, eskiden sessizlikten oluşan bütün, ebediyete dek bozuldu. Tanrı dünyayı sözcüklerle lanetledi ve bundan sonra erkek ve kadın, başlangıçtaki sessizliğe geri dönmek için sonsuza dek mücadele edecekti.