Kitapçıdan alırken "İncecik kitap, bir oturuşta biter, çerezliktir" diye düşündüm. Ne kadar yanıldığımı daha onuncu sayfada anladım. Victor Hugo, o incecik sayfaların arasına tonlarca ağırlık sıkıştırmış. Okurken nefesimin daraldığını, boğazımda bir yumruyla sayfaları çevirdiğimi itiraf etmeliyim.
İsimsiz Bir Adam, Tanımsız Bir Suç
Kitabın en dahice ve belki de en sinir bozucu yanı şu: Başkarakterin ne suç işlediğini asla öğrenemiyoruz. Yazar bize bilerek söylemiyor. "Cinayet mi işledi, vatan haini mi, hırsız mı?" diye sorup duruyorsunuz başta. Ama sonra anlıyorsunuz ki Hugo'nun derdi bu değil. Bize diyor ki: "Suçuna bakıp ona kızmanı istemiyorum, sadece nefes alan bir insanın, ölüm saatini beklemesinin vahşetine odaklan."
Bu yüzden adamla empati kurmaktan kaçamıyorsunuz. Suçlu olduğunu biliyorsunuz ama "ölümü hak etmek" bambaşka bir tartışma konusu oluyor kafanızda.
Giyotin Gölgesinde Psikolojik Savaş
Kitap bir olay örgüsünden ziyade, bir zihnin çöküşünü anlatıyor. Adamın o "Bicêtre" hapishanesindeki halleri, "Acaba af çıkar mı?" diye kapıldığı o sahte umutlar, gardiyanların o buz gibi, rutin tavırları... Okurken sanki o soğuk taş hücrede siz oturuyorsunuz.
Özellikle dışarıdaki kalabalığın, idamı bir panayır havasında, bir eğlence gibi beklemesi kanımı dondurdu. Bir insanın can vermesinin, başkaları için nasıl bir "şov"a dönüştüğünü görmek, insanlığa dair umutlarımı biraz kırdı desem yalan olmaz. O kalabalığın gürültüsü, adamın sessiz çığlıklarından daha korkunçtu.
O Yıkıcı "Marie" Sahnesi
Beni kitaptaki fiziksel acılardan çok, ruhsal bir sahne bitirdi: Küçük kızı Marie'nin ziyarete geldiği an. Kızının onu tanıyamaması, babasına "beyefendi" demesi... Adamın o anki çaresizliği, fiziksel olarak ölmeden önce ruhunun ölmesi demekti bence. Giyotin bıçağı boynuna inmeden