Emre G

Emre G
@emregyrtl
artık her okuduğuma inceleme ve alıntı yapacağım, kitap önerilerinizi dm’den iletebilirsiniz.
Atanamamış bir Öğretemeyen
Rize
Rize, 19 Eylül 1997
17 okur puanı
Aralık 2025 tarihinde katıldı
Puan vermedi·192 syf.·
2026 1. kitabı
Roman, anlatıcının geçmişine dönmesiyle başlar. Gençlik yıllarında yaşanan büyük bir aşk, dönemin politik baskıları, zorunlu ayrılıklar ve hayata dair sert gerçeklerle yarım kalmıştır. Aşkın tarafları birbirlerinden kopmak zorunda kalmış, her biri farklı yollara savrulmuştur. Ancak ayrılık fiziksel olsa da duygusal kopuş hiçbir zaman tam gerçekleşmez. Başkarakter, yıllar boyunca bu aşkı içinde taşır. Hayat devam etmiş, başka ilişkiler kurulmuş, başka şehirler ve ülkeler görülmüş olsa da geçmişte kalan o “bekleyiş” bitmez. Sevilen kişi, bir anıdan çok bir ruh hâline dönüşür. Beklemek; kavuşmayı değil, hatırlamayı, sadakati ve içsel bir direnişi temsil eder. Roman ilerledikçe okuyucu, karakterlerin yalnızca birbirlerini değil; gençliklerini, ideallerini ve kaybettikleri masumiyeti de beklediklerini fark eder. Politik baskılar, sürgün duygusu, korku ve suskunluk, aşkın önüne set çeker. Livaneli, özellikle bireyin sistem karşısındaki yalnızlığını ve bunun özel hayata yansımalarını güçlü bir dille aktarır. Yıllar sonra gelen karşılaşma ihtimali, romanda büyük bir gerilim yaratır. Ancak bu ihtimal, klasik bir kavuşma vaadi taşımaz. Çünkü zaman, insanları değiştirmiştir. İyi okumalar...
1000Kitap
Bekle BeniZülfü Livaneli · Can Yayınları · 202518,3bin okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
8/10
·70 syf.·
Beğendi
·
2025 33. kitabı
Kitabı ilk gördüğümde kapağındaki sadelik ve ismin ağırlığı dikkatimi çekmişti: Sustuğum Yerden Emin Tetik’in kaleminden çıkan bu eseri bitirdiğimde, isminin hakkını fazlasıyla verdiğini düşündüm. Edebi süslemelerden ziyade, sanki yan masada oturan bir dostun iç döküşünü dinliyormuşsunuz gibi hissettiren bir kitap bu. *Hikâyenin Atmosferi: Çay Kokusu ve Hüzün* Kitap bizi hemen içine çekiyor. Şatafatlı mekanlar değil; masaları çatlak, sandalyeleri hasır tabureden ibaret, sessizliğin dili olan bir çay ocağı karşılıyor bizi. Başkarakterimiz, hayatın koşturmacası içinde maddi olarak bir yerlere gelmiş olsa da, ruhu o eski çay ocağında, çocukluğunun zor günlerinde kalmış gibi. Kitabın en vurucu noktası bence karakterlerin "gerçekliğiydi". Yazarın çocukluğunda gittiği o çay ocağına yıllar sonra dönmesi ve orada kendi çocukluğunun yansıması olan Vefa ile karşılaşması beni çok etkiledi. *Vefa: Kitabın Kalbi* Kitabın iskeleti belki başkarakterin aşk acısı üzerine kurulu gibi dursa da, bence kitabın asıl kalbi Vefa karakteri. Üstü başı tozlu, kıyafetleri kendisine küçük gelen, ocağa girip sessizce oraletini içen o çocuk.... Vefa’nın hikâyesi, babası Mahir Bey’in çaresizliği ama bir o kadar da dik duruşu okurken boğazımı düğümledi.  Özellikle hastane sahnesinde, Vefa’nın başkaraktere "Sen hep gelir misin?" diye sorması ve "Benim gülüm sensin abi" demesi, kitabın en duygusal anlarından biriydi. Yazar burada Küçük Prens’e çok güzel bir selam göndermiş. Başkarakterin Vefa’ya aldığı o hediyeler, ahtapot oyuncağı ve boya kalemleri karşısında çocuğun yaşadığı o saf mutluluk, günümüzde unuttuğumuz "küçük şeylerle mutlu olma" hissini yüzümüze çarpıyor. *"Meleğim" ve Bitmeyen Bir Yas* Kitabın diğer ayağı ise başkarakterin "Meleğim" dediği eski sevgilisine duyduğu derin, saplantılı ve
1000Kitap
Sustuğum YerdenEmin Tetik · Zet Yayınları · 202586 okunma
10/10
·120 syf.·
2025 36. kitabı
Kitapçıdan alırken "İncecik kitap, bir oturuşta biter, çerezliktir" diye düşündüm. Ne kadar yanıldığımı daha onuncu sayfada anladım. Victor Hugo, o incecik sayfaların arasına tonlarca ağırlık sıkıştırmış. Okurken nefesimin daraldığını, boğazımda bir yumruyla sayfaları çevirdiğimi itiraf etmeliyim. İsimsiz Bir Adam, Tanımsız Bir Suç Kitabın en dahice ve belki de en sinir bozucu yanı şu: Başkarakterin ne suç işlediğini asla öğrenemiyoruz. Yazar bize bilerek söylemiyor. "Cinayet mi işledi, vatan haini mi, hırsız mı?" diye sorup duruyorsunuz başta. Ama sonra anlıyorsunuz ki Hugo'nun derdi bu değil. Bize diyor ki: "Suçuna bakıp ona kızmanı istemiyorum, sadece nefes alan bir insanın, ölüm saatini beklemesinin vahşetine odaklan." Bu yüzden adamla empati kurmaktan kaçamıyorsunuz. Suçlu olduğunu biliyorsunuz ama "ölümü hak etmek" bambaşka bir tartışma konusu oluyor kafanızda. Giyotin Gölgesinde Psikolojik Savaş Kitap bir olay örgüsünden ziyade, bir zihnin çöküşünü anlatıyor. Adamın o "Bicêtre" hapishanesindeki halleri, "Acaba af çıkar mı?" diye kapıldığı o sahte umutlar, gardiyanların o buz gibi, rutin tavırları... Okurken sanki o soğuk taş hücrede siz oturuyorsunuz. Özellikle dışarıdaki kalabalığın, idamı bir panayır havasında, bir eğlence gibi beklemesi kanımı dondurdu. Bir insanın can vermesinin, başkaları için nasıl bir "şov"a dönüştüğünü görmek, insanlığa dair umutlarımı biraz kırdı desem yalan olmaz. O kalabalığın gürültüsü, adamın sessiz çığlıklarından daha korkunçtu. O Yıkıcı "Marie" Sahnesi Beni kitaptaki fiziksel acılardan çok, ruhsal bir sahne bitirdi: Küçük kızı Marie'nin ziyarete geldiği an. Kızının onu tanıyamaması, babasına "beyefendi" demesi... Adamın o anki çaresizliği, fiziksel olarak ölmeden önce ruhunun ölmesi demekti bence. Giyotin bıçağı boynuna inmeden
1000Kitap
Bir İdam Mahkûmunun Son GünüVictor Hugo · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2026152,5bin okunma
10/10
·524 syf.·
Beğendi
·
2025 35. kitabı
Masumiyet Müzesi, bir aşk romanı gibi başlıyor ama ilerledikçe takıntıya, yalnızlığa ve geçmişe saplanıp kalmanın hikâyesine dönüşüyor. Kemal’in Füsun’a duyduğu aşk, masum bir sevmeden çok; hatıralara tutunma, kaybettiğini eşyalarla yaşatma çabası gibi. Pamuk, burada aşkı yüceltmiyor; aksine, insanın sevdiğini sanırken nasıl yavaş yavaş kendini tükettiğini gösteriyor. Okurken sık sık şu soruya takılıyorsunuz: Bu gerçekten aşk mı, yoksa vazgeçememe hâli mi? Romanın en güçlü yanı, aşkı nesneler üzerinden anlatması. Sigara izmaritleri, tokalar, elbiseler… Her biri Kemal’in iç dünyasının bir parçası hâline geliyor. İstanbul da tıpkı bu eşyalar gibi romanın sessiz kahramanı; geçmişle bugünün iç içe geçtiği sokaklar, zamanın ağır ağır aktığı bir fon oluşturuyor. Pamuk’un dili yer yer yorucu ama bilinçli; çünkü bu hikâye de okuru aceleyle ilerlemeye değil, takılıp kalmaya zorluyor. Masumiyet Müzesi, mutlu bir aşk hikâyesi bekleyenleri hayal kırıklığına uğratabilir. Ama kaybetmenin, beklemenin ve “yaşanamamış” bir aşkın insanın hayatını nasıl ele geçirdiğini merak edenler için çok güçlü bir roman. Bitirdiğinizde bir aşkı değil, bir ömrün nasıl geçmişte kilitlendiğini hatırlıyorsunuz. Puanım: 10 üzerinden 10.
1000Kitap
Masumiyet MüzesiOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202460,4bin okunma
10/10
·88 syf.·
Beğendi
·
2025 34. kitabı
Mürebbiye, yetişkinlerin dünyasındaki korkuların, yasakların ve bastırılmış duyguların bir çocuğun ruhunda nasıl onarılmaz izler bıraktığını anlatıyor. Suç kimin, günah kimin sorusundan çok; “sessiz kalmanın bedeli nedir?” sorusu dolaşıyor metnin etrafında. Zweig’in psikolojik derinliği, kısa bir metinde bile insanı rahatsız edecek kadar güçlü. Kitap bittiğinde bir olaydan değil, bir duygudan çıkmış gibi hissediyorsunuz: Utançtan, korkudan ve geç fark edilen bir gerçeğin ağırlığından… Kısa ama çarpıcı; sade ama sarsıcı. Zweig okumayı sevenler için kesinlikle kaçırılmaması gereken, tek oturuşta biten ama uzun süre zihinde kalan bir eser.
Edebiyat
MürebbiyeStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202132,8bin okunma