Roman, anlatıcının geçmişine dönmesiyle başlar. Gençlik yıllarında yaşanan büyük bir aşk, dönemin politik baskıları, zorunlu ayrılıklar ve hayata dair sert gerçeklerle yarım kalmıştır. Aşkın tarafları birbirlerinden kopmak zorunda kalmış, her biri farklı yollara savrulmuştur. Ancak ayrılık fiziksel olsa da duygusal kopuş hiçbir zaman tam gerçekleşmez.
Başkarakter, yıllar boyunca bu aşkı içinde taşır. Hayat devam etmiş, başka ilişkiler kurulmuş, başka şehirler ve ülkeler görülmüş olsa da geçmişte kalan o “bekleyiş” bitmez. Sevilen kişi, bir anıdan çok bir ruh hâline dönüşür. Beklemek; kavuşmayı değil, hatırlamayı, sadakati ve içsel bir direnişi temsil eder.
Roman ilerledikçe okuyucu, karakterlerin yalnızca birbirlerini değil; gençliklerini, ideallerini ve kaybettikleri masumiyeti de beklediklerini fark eder. Politik baskılar, sürgün duygusu, korku ve suskunluk, aşkın önüne set çeker. Livaneli, özellikle bireyin sistem karşısındaki yalnızlığını ve bunun özel hayata yansımalarını güçlü bir dille aktarır.
Yıllar sonra gelen karşılaşma ihtimali, romanda büyük bir gerilim yaratır. Ancak bu ihtimal, klasik bir kavuşma vaadi taşımaz. Çünkü zaman, insanları değiştirmiştir.
İyi okumalar...