Deniz kenarında oturuyorsun. Ayaklarının altında kum, yüzüne hafif bir rüzgâr dokunuyor. Dalgalar düzenli bir ritimde kıyıya çarpıyor, martılar uzaktan ötüyor. Huzurun ta kendisi burada; her şey olması gerektiği gibi, sade ve yalın. Fakat sen orada değilsin.
Zihnin, bedeninin birkaç adım önünde koşuyor. Belki dünden kalma bir konuşmayı tartıyor, belki de yarının yükünü omuzlamaya şimdiden başlamış. Dalgaların sesi var, ama sen duymuyorsun. Kuşlar ötüyor, ama sen fark etmiyorsun. Çünkü içindeki sesler, dışarının tüm ahengini bastırıyor. Sorumluluklar, beklentiler, toplumsal roller ve “yapman gerekenler” zihnini bir kafese çevirmiş. O an orada, denizin kıyısında otururken bile başka bir yerde yaşıyorsun: ya geçmişin gölgesinde, ya geleceğin hayalinde.
İnsanın şimdide yaşayamaması en büyük çile belki de. Mutluluğun hep biraz ileride olduğunu sanmak, varmayı hedeflediğin her noktada kendini yine eksik ve yetersiz hissetmek… Oysa hayat, ne bir hatırlayışta ne de bir planın içindedir. Hayat, tam şu anda, senin içindedir dalgaların ritminde, kuşların ezgisinde, rüzgârın tenine değdiği yerde.
Ve bu kopuşun, bu anda olamamanın acısı zamanla bir öğüte dönüşür. Belki sessiz, belki sarsıcı… Ama her seferinde sana aynı şeyi fısıldar: “Hayat tüm ahengiyle avuçlarında ama sen orada değilsin.”
Şimdi'yi kaçırmak, yaşamı kaçırmaktır. O yüzden bazen sadece oturmak gerek hiçbir şey düşünmeden, sadece duyarak… Denizle bir olup, sessizce var olarak. Çünkü gerçek huzur, planlarda değil, fark ediştedir.