Hâlbuki eski Osmanlıcanın ikinci bir hastalığı da birçok kelimelerinin eksik bulunmasıydı. Türkçülüğün zuhuruna (ortaya çıkışına kadar, lisanımızda manâlı ve vuzuhlu (açık) olarak felsea bir makale yazılamaması, edebiyatta da muhallidelerden (dünya şaheserlerinden) hiçbirinin vazıh ve doğru tercümesinin yapılamaması bu eksikliğin canlı delilleridir.
Hâlbuki hiçbir lisana objektif olarak diğer lisanlardan daha güzeldir denilemez: Her lisanın kendisine mahsus bir güzelliği vardır. Her millet, sübjektif olarak kendi lisanını daha güzel görür. Evet, Arapça güzel bir lisandır, Farisi de güzel bir lisandır. Fakat bu lisanlar, en ziyade kendi milletlerine güzel görünür. Bizim için de en güzel görünen lisan Türkçedir. Kelimelerin, sigaların (kiplerin), edatların, terkiplerin güzelliği kendi lisanlarına nispetledir. Bunlar, ancak kendi lisanları içinde güzeldirler. Arapça bir kelime, Arabî bir cümle içinde güzel olduğu gibi, Acemce bir terkip de Farisî bir cümle içinde güzel görünür. Bir kadının gayet güzel olan gözlerini yahut burnunu başka bir kadının simasına naklediniz. Bunları orada çirkin görürsünüz Bunun gibi, her lisanın kelimeleri ve terkipleri de, kendi cümleleri içinde ne kadar güzelse başka lisanların cümleleri içinde de o kadar çirkindir.
Türkçülere göre, Türk halkının bildiği ve tanıdığı her kelime millidir. Bir kelimenin millî olması için Türk cezrinden (kökünden) gelmiş olması kâfi değildir.