Bizans'ta imparatorların çocukları; erguvan renkli sarayda, erguvan rengindeki odada doğuyordu. Bu çocuklar Porphyrogenitos yani “erguvan doğmuş” ya da “erguvan içinde doğmuş” ünvanı alıyorlardı. Erguvan rengi giysi ve ayakkabı yalnızca saray mensuplarına özgüydü. Helence porfira erguvan rengi demektir. Erguvan renginin soyluların rengi olması, bu sınıfın beğenisinden değil ekonomik kökenindendir. Erguvan, Antik Çağ'da kırmız böceğinden elde edilen kırmız renginin bir türevi olarak sağlanabiliyordu. Bir böcekten ancak birkaç damla renk maddesi elde edilebiliyordu. Üretim de karmaşık ve çok masraflıydı. O yüzden erguvan rengi giysi giymek son derece pahalıydı; dolayısıyla sadece en üst sınıfın giysilerinde bu renk görülebiliyordu.
Yalnız şunu, hayret ve üzüntü ile gördüm ki yöre çamlı dağlarla çevrili ve kereste yapımı kolayken limon ve portakal sandıklarını yapmak için Trieste’den tahta gelmekte imiş.
Memleket zaten her türlü belediye hizmetlerinden yoksun.
Lağımlar yok. Helâ çukurları uygunsuz ve yolsuz. Arsa ve bahçeler halkın genel memişanesi (aptesane) yerine kullanılıyor. Çirkef suların sokaklara akıp kokuşmuş seller durmadan akmış ve kaldırımsız yerlerde yemyeşil gölcükler ve bataklıklar yapmış. Çöpler öyle yığılı kalıyor ya da yol kenarına ve çukur yerlere dökülüyor bu yüzden de hava bozulmakta…
Adana’da en çok görülen hastalıklar sıtmaların her türü ve habis olanı. Tifolar, kanlı basurlar, her türlü romatizma ve tuzlu balgam gibi bir çok cilt hastalıkları karaciğer ve dalak şişmesi vb.dir. Kuşpalazı pek çok görülmüş ve Firengi, yazık ki çok yaygın. Göz hastalıklarının da her türlüsü var.