Bu kitapta beni en çok Süreyya’nın hikâyesi vurdu.
Gençken ölümün sadece bir fikir olduğunu sanıyorsun;
yaş aldıkça o fikir ağırlaşıyor, yakına geliyor,
omzunda nefesini hissediyorsun.
Süreyya’nın çocukluğu, yalnızlığı, insanlara yaklaşamaması…
Hiçbiri “soğukluk” değil;
köksüz büyüyen birinin hayata tutunma çabası aslında.
Ve fark ettim ki:
Hepimizin içinde bir yerlerde anlatılmamış bir hikâye var.
Kimsenin görmediği, kimsenin bilmediği,
ama bizi biz yapan o karanlık oda…
Bu roman tam da o odayı açıyor.
Sertçe, inciterek, bazen sessizce.