Japon asıllı, İngiltere’de büyümüş, 2017 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş bir yazar. Ödül gerekçesi ise; “büyük bir duygusal güce sahip romanlarında, dünyayla bir bağlantımız olduğu yanılsamasının altında yatan dipsiz uçurumu açığa çıkaran bir yazar,” olarak tanımlanmış.
Kitabı ilk okumaya başladığınızdan itibaren yazarın sade, süslü anlatımdan uzak bir dile sahip olduğunu görüyoruz. Öyle ki kitap boyunca hiçbir söz sanatına denk gelmeyiz, aynı zamanda yazar karakterin duygularını, hislerini asla dile getirmez, bundan kaçınır. Kitabı asıl güçlü yapan da bu özelliğidir. Anlatımda herhangi bir duygu tanımlaması göremezsiniz fakat baş kahramanın hislerini anlayabilirsiniz, bu da oldukça zor bir yetenek bence. Tabii bu anlatımın tercih edilmesinin bir diğer sebebi de, baş kahramanın 1920’lerde bir İngiliz malikanesinde başuşak olarak çalışmasından dolayı da olabilir. Hem görevi gereği, hem de kişisel birikimi açısından duruşu anlatımla paralellik oluşturuyor. Bu da kitaba gerçekçilik katıyor.
Başuşak olarak bahsettiğimiz kişi Bay Stevens. Kitabı onun bakış açısından ve anılarından hareketle okuyoruz. Bay Stevens, mesleğine tam anlamıyla âşık biri. Öyle ki artık kişiliğini tamamen kaybetmiş ve kendini sadece görevine adamış bir halde buluyor. Çalıştığı malikanenin el değiştirmesi ile birçok şey de değişmeye başlar. Yeni işvereninin kendisine verdiği izni ise bir süre mektuplaştığı, eski kahyalardan olan, Bayan Kenton’u ziyaret etmek için kullanır. Kitabın başında Bayan Kenton’dan aldığı mektupta mutsuz olduğunu hisseder ve bu sebeple yola çıkar. Bu yolculuğunda hem başuşaklığa ulaşma serüvenini hem de iş tanımını anılarıyla bize anlatır.
Kitap hakkında benim düşüncem ise, biraz da olsa edebi bir dilde kitapları okumayı seviyorsanız beğenmeyeceğiniz yönünde.